12 Ekim 2013 Cumartesi

Gravity


2013’ün en çok beklediğim ve genel olarak beklenenlerden olduğunu düşündüğüm, Alfonso Cuarón yönetmenliğindeki bilimkurgu - macera filmi "Gravity (Yerçekimi)" nihayet gösterime girdi. Koltuğunuza oturun, hatta kemerlerinizi bile bağlayın, çünkü 91 dakikalık bu macera boyunca uzayda kendinizi yerçekimsiz hissedeceksiniz.

Not: Yazının devamı film hakkında bilgi içermektedir.

Alfonso Cuarón ismiyle tanışıklığım sadece “Harry Potter ve Azkaban Tutsağı” filminden ibaretti. Eleştirmenlerin ve Harry Potter okur kitlesinin ortak kararı olarak, Cuarón 3. Harry Potter filminin yönetmenliğinde, seriyi bambaşka bir temaya oturtmuş, filmin üzerindeki o çocuksu tarafı bir kenara atarak seriyi biraz daha oturaklı bir hâle getirmişti. Bu konuda diğer insanlarla aynı fikirdeydim. Harry Potter filmi dışında, Cuarón’u bir tek “Y tu mamá también (Ananı da!)” filminin yönetmeni olarak duymuştum, ancak o filmi de henüz izlemediğimi söyleyebilirim (fırsatım olursa seyretmek istiyorum tabii).

Gelgelelim, bundan 5-6 ay önce “Gravity” filminin ilk teaser fragmanı çıktığında, deyim yerindeyse beni can evimden vurmuştu -- ama kötü anlamda değil elbette. O ilk fragman da şuydu:




Uzaya, uzay bilimine, bilimkurguya zaten küçüklüğümden beri hayran olan, senelerdir yok göktaşıydı yok şuydu buydu bir sürü gök olayıyla profesyonelce olmasa da ilgilenen benim, fragmanı izledikten sonra dibim düşmüştü, bu filmi mutlaka görmeliydim! Bir süre sonra filmin resmi fragmanı da yayınlandıktan sonra filmin gösterime giriş tarihini iple çeker oldum.




Ve film nihayet gösterime girdi! 3 boyut teknolojisinde hâlâ IMAX 3D’nin yeri bende ayrı olduğu için, gidip o versiyonunu seyrettim. Açıkçası film, fragmanlarında ne vaat ediyorsa kendi görüşüme göre hepsini veriyor diyebilirim.




Genelde uzay filmi olsun ya da bilim kurgu, macera vb. bir film olsun, illa bol müzik, bolca abartılı efekt falan olur; Hollywood filmlerine hepimiz aşinayız. Ancak bu filmde uzay, boşluk, sessizlik hissiyatı mümkün olduğunca en üst düzeyde yansıtılmaya çalışılmış ve başarılı da olmuş. Öncelikle filmin açılış sahnesinden bahsetmek istiyorum: 17 dakikalık bir kesintisiz, tek çekimlik sahne var. (Kaynak




Öyle güzel, öyle kaliteli, öyle basit ama büyüleyici bir 17 dakikalık sahne ki, daha o ilk (ve tek çekimlik) sahneyle kendinizi adeta filmin içinde gibi hissedebiliyorsunuz.




Filmin açılış sahnesi, Hubble Uzay Teleskobu’nda sefer uzmanı olan biomedikal mühendis Dr. Ryan Stone’un bir arıza giderme çalışması ve ona eşlik eden, son keşif görevinde yer alan kıdemli astronot Matt Kowalski arasında geçiyor. O 17 dakikalık tek çekimli uzun açılış sahnesi boyunca uzayda nasıl bir konumdalar, nasıl bir ortamdalar bunu öğreniyoruz. Tamir sırasında, Houston’daki Görev Kontrol’den, ölü bir uyduya gerçekleştirilen Rus füze saldırısı neticesinde büyükçe bir enkazın meydana geliyor ve bu enkaz, bir dizi yıkıma sebep olarak hızla onların bulunduğu noktaya doğru geliyor. Uydu parçacıkları uzay teleskobuna bir mermi hızında çarpıyor ve hem teleskoba, hem de ekibe büyükçe bir hasar veriyor. Dr. Ryan Stone’un azalmakta olan oksijeni bitmeden ekibin başındaki Kowalski’yi bulması ve ikisinin birlikte Dünya’ya geri dönüş yolunu bulmaları gerekiyor.




Filmin ana konusu, yani hikâye çok aman aman, aşırı büyüleyici veya çığır açan bir hikâye değil o kısmını kabul etmekte fayda var. Ancak son derece basit olan hikâye ve senaryo, başarılı bir yönetmenin elinde yine basit ama etkili bir şahesere dönüşüyor. Filmde özellikle çok fazla müzik kullanılmaması, kullanıldığı yerlerde de izleyici hakikaten gerecek raddeye varması; onun dışında tamamen sessizliğin hâkim olması son derece başarılı bir tercih olmuş diyebilirim. Ryan Stone uzayda bir süre boyunca kaybolup %10 oksijenle kurtulmaya çalışırken, Dünya’nın gece olan tarafında boşlukta süzüldüğü sırada hiç ses olmaması ve tamamen karaktere dayalı, kimi zaman karakterin gözünden çekimler filmi son derece gerçekçi kılıyor. Mesela Ryan Stone bağlı olduğu teleskop parçasından kemeri çözerek kurtulduğunda takla ata ata uzaklaşması, uzay boşluğunda bir başına kalması, hem genel hem karakter gözünden çekimlerle çok başarılı bir hissiyat yaratıyor. Öyle ki, karakter dönerken görüntü de dönüyor ve aynı karakterin kendisine olduğu gibi izleyicinin de başı dönebiliyor, karakter sabitlendiğinde görüntü de sabitleniyor. Yani tek bir olay üzerinden farklı çekim yöntemlerini Alfonso Cuarón başarıyla gerçekleştirmiş diyebilirim.



Bu sahneyi seyrederken çok gerildiğimi itiraf edebilirim.


Görsel efekt konusunda çok abartılı bir çaba yok, ki bu da filmin o sade, basit yapısını bozmamış. Abartılı patlama ve çatlamalar, gereksiz efektler yok; karakter-uzay-dünya üzerine kurulu bir çatı var ve film devamlı bu çatı etrafında dönüyor. IMAX perdesinde, kocaman ekranda Dünya’yı farklı açılardan görmek de ayrı bir keyif bunu da belirtmeden geçemeyeceğim.




Filmin ilk yarısında Ryan Stone’un oksijensiz kalması üzerine uzunca bir macera yer alıyor ve Stone uzay teleskobuna varıp kendini kapsülün içine soktuktan sonra oksijene kavuştuğunda yemin ediyorum ben de sinemadaki koltuğumda yerime mıhlanıp kendim derin nefes alıyormuş gibi hissettim. Sandra Bullock’un Ryan Stone olarak performansı hem bu açıdan, hem de filmin diğer pek çok noktasında son derece başarılı. Stone kapsülün içinde astronot kıyafetlerini çıkarıp atlet tayt kalarak nefes alıp kendine geldiği sahnelerde kapsülün camından güneş ışığı da vurunca yönetmen öyle güzel bir rahimdeki bebek betimlemesi yapmış ki, Stone’un yeniden doğmuş gibi hissettiğini izleyici de aynı şekilde hissedebiliyor.




Dediğim gibi filmde aşırı abartılı müzik kullanımı yok, hatta filmin büyük çoğunluğu müziksiz gerçekleşiyor ve bu süreç boyunca, özellikle gerilimli sahnelerde kalbinizin atışını, kendi soluklanışınızı duyabiliyorsunuz. Filmi izlediğim salonda bu sessiz sahnelerde hiç çıt çıkmadığını belirtmeden geçemeyeceğim.




Filmde Matt Kowalski rolüne hayat veren George Clooney’nin pek bir numarası olduğunu söyleyemeyeceğim, kaldı ki zaten filmin büyük çoğunluğu Ryan Stone, uzay ve dünya üçgeni arasında geçtiği için Clooney’nin rolünün az olması da şaşırtıcı değil.




Ryan Stone’un Dünya’ya dönmek üzere kapsüle binişi, ancak aksilikler sebebiyle dönemeyeceğini düşünüp telsizden irtibata geçmeye çalışırken Dünya’dan (dilini anlamadığı) biriyle irtibata geçerek sohbet edişi, bu noktadaki umut ve çaresizlik arasında gidip gelişi, kapsüldeki basıncı azaltarak intihar girişimi ve bu sırada bilincini yitirerek Kowalski’yle ilgili halüsinasyon görmesi, bu sahnelerdeki dine göndermeler, “Hepimiz ölümle yüz yüze gelince ruhsal bir çözüm ararız, inançsal olarak kendimizi hazır hissetmemiz gerekir,” gibi bir düşünce yaratabiliyor. Ancak bu fikre çok da karşı olduğumu söyleyemeyeceğim, çünkü dinsel olsun veya olmasın, hepimiz hayatın (ölüme yakın hissettiğimiz) o evresinde ruhsal olarak bir doygunluk, bir hazırlık, bir farkındalık hissederiz ister istemez.




Netice itibariyle önceki paragraflarda dediğim gibi, son derece basit ve sıradan bir hikâyeyi yine basit bir senaryoyla, ancak ustaca ele alan bir yapım “Gravity”. İzlerken kendinizi muhakkak uzayın derinliklerinde ve kaybolmuş hissedebilirsiniz, filmin 3 boyutlu veya normal versiyonuna gitmiş olun fark etmez. Sandra Bullock’un (hemen hemen) tek kişilik performansı görülmeye değer. Ayrıca ilerleyen yaşına rağmen (kendisi 49 yaşında) hâlâ formda olması bu şekilde başarılı bir performans sergilemesi kendi hanesine bir artıyı hak ediyor bence. Çok abartmış olmayayım, ancak 2014 Oscar Ödülleri’nde kendisini En İyi Kadın Oyuncu kategorisinde aday görebiliriz belki.




Filmi gidip izlemenizden önce son bir şey daha diyeyim: bu film ne derin bir hikâyesi olan, ne de belgesel niteliğinde bir film; ikisinin arası diyebiliriz. Ama her ne olursa olsun, film anlatmak istediğini ve yaşatmaya çalıştığı duyguyu (“Yaşamanın en iyisi, insanın ayağının yere değdiğidir” belki? [sıktım evet]) fazlasıyla yaşatıyor. Ne yalan söyleyeyim, sırf o uzayda kaybolmuşluk hissini, oksijensiz kalma hissini, o panik ve heyecan duygularını, ayrıca o Dünya manzarasını bir kez daha görüp yaşamak için filme tekrar gidebilirim.





"Gravity" 10 üzerinden 10’u hak ediyor.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder