2 Aralık 2012 Pazar

Bazen daha fazladır her şey...


Bazen daha fazladır her şey, bir eşikten atlar insan... Hayatta herkesin atladığı bir eşik, önemli bir nokta, bir milat vardır; benim için bu milat, annemin vefatı olan 1 Aralık 2006’dan itibaren başlıyor... Aslında bununla ilgili, o gün neler yaşadım, neler oldu neler bitti gibi bir yazı yazmayı düşünüyordum; bunu uzunca bir süre kafamda tarttım, fikirler gelip gitti ve en sonunda, kendi iç sesimle diyaloğumu anlatan, bu okuyacağınız monolog çıkıverdi...


Ne zaman kaybettin anneni?

1 Aralık 2006.

Öncesini, sonrasını, spesifik bir şeyi veya birtakım şeyleri hatırlıyor musun?

Hatırlamaz mıyım? Hemen hemen her şeyi hatırlıyorum. Vefatın ertesi gününü çok net hatırlamıyorum belki, ancak vefattan önceki geceyi çok iyi hatırlıyorum- hatta o geceyi unutmamak için hep düşündüğüm de oluyor.

Ne yapmıştın o gece? Ne olmuştu?

Annem yine o rahatsızlık döneminde olduğu gibi erkenden uyumuştu, benim odamda. Ben de bilgisayarda açmış “Friends” dizisini izliyordum. O aralar neden izliyordum bilmiyorum, ama izliyordum işte. Bir ara dizideki bir espriye güldüğümü ve çıkardığım sesten ötürü annemin uyanıp uyanmadığını kontrol ettiğimi hatırlıyorum... Melekler gibi uyuyordu.

En son gördüğün zaman o muydu?

Evet.

Sonra?

Sonrası yok. En son gördüğüm sahne, onunla ilgili en son ve en net anım oydu.

O geceyle ilgili ne düşünüyorsun? Veya bir şey düşünüyor musun?

İnsan elindekinin kıymetini kaybetmeden bilemez, benimki de öyle bir hissiyat; keşke o gece onun yanına uzanıp ona sarılarak uyusaydım diye düşünüyorum.

Yapmadığın için pişman mısın?

Çok... Ama nereden bilebilirdim ki...

Aradan 6 sene geçti, 6 koca sene. Bunu kendi kendine sormak biraz tuhaf, garip olabilir, fakat canın acıyor mu?

Acımaz olur mu? Düşündükçe hâlâ deli gibi acıyor.

Ne hissediyorsun?

Bir insan, yakın veya uzak, çok sevdiği birini kaybettiğinde ne hissederse onu: özlem. Özlemek.

Bunun üstesinden nasıl geliyorsun peki?

Ablamla bu konuyu, annemin vefatını, bu vakte kadar çok konuştuk; o günü, o haftayı, o ayı, o zaman aralığını, annemin o sürecini defalarca konuştuk. Bir vakit sonra üzerine espriler yapmaya başladık. Espriler yerini, “Böyle bir durumda annem olsa nasıl tepki verirdi?” gibi, kimi zaman komik, kimi zaman trajikomik düşüncelere bırakmaya başladı.

Ne gibi düşünceler mesela?

Mesela annem deli gibi yemek yapardı, öyle böyle değil. Bir akşamda 4-5 çeşit yemek yapardı. Ben de ablam ne zaman yemek yapsa, “Bakalım annemi geçebildin mi?” diye soruyorum; o da, “Annemi geçmek mi? Hahaha!” diye gülüp dalgaya vuruyor. Ben de bazen, “Bir annem gibi olamadın, 5 kap yemek yapamadın,” diyorum; o da, “Eee, yersen canım!” diyor.

Başka?

Dediğim gibi işte, ya annem o sahnede olsa ne düşünürdü gibi mizansenler, ya da onun taklidi.

Rüyalarında da görüyorsundur onu muhakkak?

Görmem mi... Zaten vefattan sonraki günler, haftalar, aylar- hatta direkt o bir sene hep rüyalarda onu görmekle geçiyordu. Hâlâ da görürüm.

Nasıl görüyordun peki?

Şöyle bir şey var içimde, neden ben de bilmiyorum; 1 Aralık 2006 sabahı annemi kurtarabilirdim, dibindeydim, ama kurtaramadım. Bu düşünce bilinçaltıma nasıl yerleşmişse (artık bilincin üzerine de çıkabildiği için rahatça dile getirebiliyorum) rüyalarımda annemi hep yaşarken görüyorum. Onu kurtarmışım, bana bakıp, “E sen beni tuttun ya, ölmedim işte,” diyor.

Nerede oluyor bu rüya? Nasıl bir sahne yani?

Klasik annem sahnesi işte: Ya sokakta yürürken, ya alışverişte.

Peki onu kurtarabilecek olduğun ihtimali üzerinde hâlâ düşünüyor musun?

Yok, o düşünceyi belli bir zaman önce koyverdim gitti. Gerçi hâlâ zaman zaman aklıma geliyor ama doğru olmadığını kabullenmiş durumdayım.

Nasıl kabullendin?

Annemin rahatsızlığı ile ilgili yine ablamdan ve psikolog/psikiyatr (bu kelimelerin hangisi neyi ifade eder hep karıştırırım) yakınlarımızdan, arkadaşlardan edindiğim bilgiye göre, annem böyle bir şeye kalkışmaya sonucu böyle olacak biçimde niyetlenmişse, zaman yaparmış; o gün değil ama başka bir zaman, belki iki gün sonrası, belki 9 Aralık 2006... bilmiyorum...

Sahi, o kadar konuştuk. Annen neden öldü?

İntihar.

Bunu rahatlıkla söyleyebiliyorsun. Kabullenmiş olduğundan mı?

İntihar benim için cıs veya yasaklı bir kelime değil. Bir gerçek. Hayatın bir gerçeği - ama olumsuz olan bir gerçek. Böyle söylediğime bakma, yine ara ara “intihar” kelimesini duysam bir garip olurum.

Korkuyor musun bu kelimeden?

Benden çok sevdiğim insanı alan bir eylemi tanımlayan bir kelime olursa elbet korkarım.

Hep mi korkuyordun, yoksa annen de intihar sebebiyle hayatından ayrıldığı için mi korkmaya başladın?

Daha önce oturduğumuz blokta alt katlardan birindeki bir dairede de bir intihar vakası olmuştu, ilginçliğe bak ki annem de o zaman o eve aileyi teselli etmeye gitmişti, hatta o akşam annemle ablam arasında intiharla ilgili konuşma da gerçekleşmişti. Ondan daha öncesinde de net olarak hatırlamasam bile intihar kelimesiyle karşılaştığım olmuştur mutlaka.

İntihar hakkındaki düşüncelerin hâlâ aynı mı? 1 Aralık 2006’daki düşüncelerinle?

Şöyle bir şey var, bu konuda açık olacağım - zaten kendime karşı açık olamıyorsam kime olacağım?! Annemin ilk vefat zamanlarında nasıl öldüğünü bilmiyordum, birkaç kere birilerine sormuştum ama uydurma bazı cümleler duymuştum ve annem zaten ölmüş olduğu için ve gerçeğin kendisi bu olduğu için, ayrıntılarla ilgilenmemiştim.

Sonra?

Sonra annemin vefatı beni o kadar üzmüştü ve o dönem o kadar da üzüyordu ki, zaman zaman onu bırakmama ve onun peşinden gitme isteğim, düşüncelerim olmuştu.

Sen de mi düşünmüştün?

Annemden ayrı kalamamayı düşünmüştüm, evet. Ama intihar gibi bir fikri düşünmemiştim. Bunun ayrımını yapmam gerek.

Peki nasıl başa çıktın bu düşünceyle? İntiharla demiyorum, onun arkasından gitme, onun peşinden gitme düşüncesiyle?

Aslında başa çıkılacak -veya başa çıkılması gereken- bir düşünce değil bence bu. Ya da bu vakte kadar geldiğim için bana öyle geliyor olabilir. Neticede insan, çok sevdiği ve hep yanında olmasını istediği biri hayatından giderse, bu ölüm olabilir, kişinin başka bir yere gitmesi olabilir, her şey olabilir, onun arkasından gitmeyi hayli hayli isteyebilir.

Tamam. Nasıl başa çıktığın noktasına gelelim...

Bununla baş etmenin türlü yolları var, insan herhangi birini seçip onu uyguluyor. Ben “Ölenle ölünmüyor” noktasına gelene kadar pek çok badire atlattım.

Ne gibi?

Kendimi tuvalete kapatıp klozet kapağına oturarak ellerimi sıkı sıkı yumruk yapıp dizlerime bastırdığımı ve içimden “Lütfen!” diye yalvardığımı hatırlıyorum.

Ne için lütfen?

Bir kez daha annemin ellerini tutabileyim diye lütfen... Ona bir kez daha dokunabilmek için lütfen...

Haaa... Son gece onun yanına yatma isteğin gibi bir his.

Evet, benzeri.

Peki ne olacak o karşında olursa, elini tutarsa? Her şey hallolacak mı?

Belki hallolmayacak, ama 6 senelik özlemim bir nebze olsun giderilmiş olacak.

Sadece elini tutmayla ilgili bir özlemin mi var?

Daha neler yok ki... Yüzünü de görmek istiyorum, kanlı canlı. Gerçi istediğimde hep gözlerimin önünde, ama bir insanın simasını gözlerinin önüne getirmek başka, ona bakabiliyor, onu görebiliyor olmanın, onun yüzüne dokunabilecek olmanın verdiği rahatlık ve huzur başka.

Huzursuz musun yani?

6 senedir “anne” kelimesi benim için yasak gibi; kullanabileceğim kimse yok. “Anne?”... Bana annem sıfatıyla cevap verecek kimse yok.

Ablan? Teyzen? Çevrendeki insanlar?

Teselli etme açısından sorudaki bahsi geçen bütün insanlara minnettar olurum; ancak anne başka, bambaşka bir şey...

Annenin vefatının senin üzerinde iyi etkileri mi yoksa kötü etkileri mi fazla oldu? Geçen bunca yıla bakınca?

Aslında bunu kıyaslayamıyorum, çünkü bir taraf hep daha baskın gelebiliyor. Büyüdüğümü biliyorum, bunu hissedebiliyorum. Bir kere, “Kim Milyoner Olmak İster?” yarışmasını izlerken Kenan Işık’ın söylediği bir şey vardı onu hatırlıyorum: “İnsanın annesini kaybetmesi bambaşka bir şeydir... İnsan hayatında herkesi kaybeder, kaybedebilir, ama anne bambaşka bir şeydir... İnsan annesini kaybedince büyür... Bunlar tabii çok derin şeyler...”

Yani senin şu anki esas sen olmana vesile mi olmuş oldu bu vefat?

Belki esas ben olmama değil, ama hayatı daha farklı algılamama vesile oldu.

Ne gibi?

Bunu ablamla da hep konuşurum, hep laf arasında bahsi geçer, aynısı bende de oluyordu galiba: Annemin hep ölmeyeceğini düşünürdüm veya ölümü, öleceği düşüncesi beni korkuturdu... Şimdi ise biraz daha şöyle düşünüyorum; annem öldü, eee? Dünyanın sonu mu geldi? Hayır. Hayat devam ediyor, insanlar yaşamaya devam ediyor. O bahsettiğim “Ölenle ölünmüyor” noktasına gelmem belki biraz zor oldu, ama o noktaya geldim.

Biraz daha rahatladın yani...

Öyle de denebilir. Ama işte... Yine de zaman zaman yoklamıyor değil.

Ne gibi yoklama mesela?

Mesela askere gittiğimdeki yoklama gibi.

Ne oldu askere gittiğinde?

Ben annemin vefat günü, ablamın psikolog bir arkadaşı var o gözlemlemiş bunu, şalteri indirmişim, devreler kapanmış yani; duygusuzlaşmışım. İnsan annesi öldüğünde bir dövünür, yerleri, duvarları yumruklar, isyan eder, haykırır, bağırır çağırır değil mi?

Öyle mi?

Yöntemlerden biri böyle - ve bence olması gereken de bu. Askerdeki yoklaması da bu yüzden oldu zaten. Annemin vefatıyla, onun yokluğuyla bu zamana kadar hiç olmadığı biçimde askerde yüzleştim ve benim için pek de iyi olduğunu söyleyemem.

Çok mu kötü oldu?

Biraz öyle oldu, benim için. Ama şimdi düşününce, iyi ki de olmuş diyorum. İyi ki de o noktayı, o patlamayı bir şekilde yaşamışım. Tabii bence doğrusu, bu vefat olayı olduğu zaman yaşamaktı, ama ben geç de olsa yaşamış oldum. İyi ki de daha sonrasına kalmamış.

Askerden sonra ne oldu peki?

Biraz daha rahatladım, biraz daha sakinleştim diyebilirim.

Yani her şey askerlikle mi alâkalıymış?

Öyle de değil... Neticede insanoğlu en ıssız yere uzun bir süreliğine yalnız bırakırsan düşünür. İyiyi de düşünür, kötüyü de düşünür, ama düşünür. Bir insanın seneler önce içine attığı bir derdi varsa böyle bir dönemde en çok da bunu düşünür.

Peki bu askerde yaşadığın yoklama, veya asker dışında sivil hayatta vefattan sonra yaşadığın acıların sebebi neydi? Bunu biliyor musun?

Acıyı zaten hep yaşadım, yaşıyorum da. Ama belli dönemlerde daha fazla acı çekmemin ya da bu acıyı daha gerçekçi yaşamamın sebebi, içimden geldiği anlarda, içimden geldiği gibi üzülememem.

Ne gibi?

Annemin anısı aklıma birden ok gibi saplandığında tutuluyorum, tıkanıp kalıyorum, ancak acımı, kederimi herkese açık bir ortamda ve herkesle paylaşmamayı istiyorum, paylaşmayı sevmiyorum.

Neden?

Çünkü herkes beni teselli edecekmiş gibi geliyor ve bu benim daha da üzülmeme sebep oluyor.

Teselli olmayı sevmiyor musun? İnsanlar sen üzülmeyesin, acını dindiresin diye tatlı şeyler söylüyor. Bu hoş, güzel bir şey değil mi?

Bunu nasıl anlatabilirim bilmiyorum, ancak utanıyorum. Annemin vefatından, veya bu vefatın gerekçesinin intihar olmasından utanmıyorum. Bilmiyorum, bu zamana kadar hep kayıp yaşamış kişileri görmüş ve izlemişimdir ve insan hep o üçüncü kişi oluyor başkalarının hayatında, hep uzaktan gözlüyor, başkasının acısı ona koymuyor. Ve böyle düşüne düşüne belki de benim böyle bir acı yaşayacağımı, yaşayabileceğimi aklıma getirmemiştim bu zamana kadar.

Bu teselli durumunda bir değişiklik var mı, yoksa hâlâ annenin adı geçtiğinde kötü olup bunu belli etmemeye, içine atmaya çalışıyor musun?

Askerde yaşadıklarımdan sonra, içime atmamaya özen gösteriyorum. Bu biraz da hapşırık gibi bir şey - gerçi sevinç veya üzüntüyü vücudun bilinçsiz ve istek dışı yaptığı bir eylemle bağdaştırmak ne kadar doğrudur bilemiyorum, ancak herkesin doğrusu başkası için de doğru olacak değil - neyse! Aynı hapşırık gibi; geldiğinde koyverip akmasına izin vereceksin, ben bunu öğrendim.

Yeri geldiğinde bu acıyı yaşayıp rahatlama yani... Artık rahatlayabileceğini, rahatlaman gerektiğini biliyorsun.

Yazının başlığını da Sezen Aksu’nun “Gidemem” şarkısındaki bir dizeden koydum, o dizenin bulunduğu dörtlük ve devamındaki diğer dörtlüklerde şöyle diyor:

“Bazen daha fazladır her şey,
Bir eşikten atlar insan.
Yüzüne bakmak istemez yaşamın,
O kadar azalmıştır anlam.

O zaman hemen git radyoyu aç,
Bir şarkı tut.
Ya da bir kitap oku mutlaka,
 İyi geliyor.

Ya da balkona çık
Bağır bağırabildiğin kadar.
Zehir dışarı akmadan
Yürek yıkanmıyor.”

Tam olarak düşündüğün bu mu?

Evet, şu vakitte, şu yaşımda, hayatımın şu ânında düşündüğüm tamamen bu.

Annenle ilgili fotoğraflara, eşyalara bakabiliyor musun peki?

Tabii. Fotoğraflarına bakıyorum, hatta uzun uzun bakıyorum kimi zaman. Fotoğraf çekmeyi ve çektirmeyi çok seven biriydi. Bazı fotoğrafların birbirini takip eden bir olay dizisi olduğunu görünce de şaşırıyorum.

Neden?

Sanki böyle gelecekte bir zaman -mesela bugün- bakılıp da o fotoğraflar üzerinden hareketini izlemem için çektirmiş gibi. Mutfakta bir fotoğrafı var, sıra sıra çekmişim; lavabonun kenarında çiçekleri vazoya koyuyor, sonra vazoyu alıp yemek masasına taşıyor, masaya oturuyor, önünde yemek varken bana (kameraya) bakıp gülümsüyor, bir de arkadan çekmişim, Rakı kadehini kaldırmış “Şerefe!” der gibi poz vermiş.

Bu sana garip mi geliyor?

Evet, şaşırtıcı biçimde garip. Yani o zaman çekerken hiç fark etmemişim, ama şimdi o karelere bakınca annemin o sahnesi, o hareketleri gözümde bir daha, bir daha canlanıyor.

Son zamanlarının fotoğrafları var mı peki?

Var. Babannem o sıralar (yine) bir rahatsızlığından ötürü hastanede, onu ziyarete gitmişiz. Ekim 2006 civarı olması lazım. Annem, ablam, ben, babaannemin etrafını sarmışız, babam da fotoğraf çekiyor.

Nasıl gözüküyor o fotoğrafta?

Bunu annem için nasıl söyleyeceğimi bilemiyorum, ama objektif olmam gerekirse, ruhsuz.

Ruhsuz derken?

Yüzünden düşen bin parça. Kati suretle gülümsemiyor - zaten o vakitler, 14 Kasım 2006 dışında, hiç gülümsememişti.

Peki başka değişiklikler var mı?

Var. Önceki çekilmiş olduğu fotoğraflara göre çok sönük. Annem normalde bakımlı olmayı seven, belki abartı olacak ama biraz şaşaalı giyinmeyi, gözükmeyi isteyen biriydi. Ama o son fotoğrafta (ya da fotoğraflarda) o eski halinden eser yok.

O fotoğraflara baktığında üzülüyor musun? Alışmış mısın, yoksa hâlâ o zamanlara gidip geliyor musun?

Hangi kafayla, hangi duyguda olduğuma göre değişebiliyor. Bazen aklıma geliyor, “Acaba nasıldı?” diye düşünüp fotoğrafı açıp bakıyorum. Bazen de hiç aklımda olmadan şak diye karşıma çıkıyor, işte o zaman da, önceki satırlarda bahsettiğim gibi, zihnime bir ok gibi saplanıyor ve acısı çok büyük oluyor.

Peki hiç mi gülümsemiyor? 14 Kasım’da güldüğünü söylemiştin.

Evet, doğum günü. Ablama dediğine göre o gün en mutlu günüymüş, hatta o günü rüya gibi diye nitelendirmiş. Öyle bir durumda olan insan için olabilecek en iyi şeyi yapıp tanıdığı, sevdiği herkesi çağırmıştık. Onu mutlu edebilecek en yakın arkadaşlarını çağırmıştık, aile, akrabalar, pek çoğumuz oradaydık.

Bir tek o zaman mı gülmüştü?

Evet. Kameraya bakıp ellerini birbirine kavuşturarak önündeki pastayla gülümseyerek poz verdiği bir karesi var. Aynı bir çocuğun mutluluğu gibi; saf, narin, içten.

O fotoğraflara bakınca aklından ne geçiyor?

Doğum gününü akşamından önce bir de yuvada kutlamıştık. Çiğ köfte almıştık. Annem tatlıdan çok tuzluyu, hatta acıyı çok severdi. Hep derdi zaten, “Bana pasta almayın, çiğ köfte alın”, diye; biz de o gün çiğ köfte almıştık. Oradaki fotoğraflardan birinde annemle sarıldığım bir kare var. O karenin içine girebilmek, o ânı uzunca bir süre tekrar yaşamak isterdim. Ona sarılıp yüzümü onun boynuna gömerek uzunca koklamak. Sıkıca sarılmak, gidebileceğini bilerek hiç bırakmamacasına sarılmak.

Peki objeler?

Obje olarak annemin o dönemine ait kullandığı ilaçlar var, bir iki sigara kutusuna benzer ancak daha küçük boyda kutu. O kutuları açıp onlara bakıyorum, bir insan nasıl o hale gelmişti diye...

Başka bir şey var mı objelerle ilgili?

Kitapları var. Yaşarken bir sürü kitap alırdı, hatta dergi alırdı. Dünya üzerindeki en büyük dergi ve mecmua arşivine sahip olabiliriz galiba bu konuda.

Çok mu dergi okurdu?

Çok! Dekorasyon dergileri, ev içi tasarım dergileri. Bayılırdı okumaya.

Başka?

Bir de işte kitapları var. Aldığında neredeyse hepsinin içine, ilk sayfadan sonraki sayfaya aldığı yeri ve zamanı yazmış. Aynı alışkanlık ablamda da var, babamda da -kısmen- vardır, bende yok. En son “Latife Hanım” kitabını okumuştu hatta, 2006 yazında, havuza gittiğimizde okumuştu uzun uzun. Çok okuduğu için de yanmıştı güneşin altında kalmaktan.

Bir de mesela ilginç bir kitap var, adı “Zarif”. Kapağında da bir kadın silueti var ve bir de Rakı kadehi.

Kitabı kendine benzettiği için mi almış?

Çok net hatırlamıyorum, hatta atıyor da olabilirim, ancak “Aa ben!” diyerek almıştı galiba. Okuduğundan şüpheliyim. Ama ben okumayı düşünüyorum.

Niye?

Evrenin bir sistemi, bir zinciri olduğunu düşünüyorum ve belki de, bir ihtimal, bu kitap da bu zincire bir şekilde eklidir. Değilse de canı sağ olsun. Ama kapağı anneme o kadar benzeyen bir kitabın içinden de belki benzer bir şeyler çıkabilir.

Kitaba değer veriyordu yani annen...

Benim verdiğimden fazlasını verdiğine eminim. Kitapçıda bir kitabı istedim diye hemen aldığını bilirim. Giysi mağazasına gittiğimizde bu kadar kesin davranmaz, “Evde giyecek bir sürü şeyin var,” der, ancak kitapçıda bir kitabı elime alıp uzun uzun bakmam, onun kitabı bana almasına yeter. Hatta okumayı seviyorum diye 2006 yazında bana dünya klasiklerinden bir iki kitap almıştı. İçlerinden biri de Charles Dickens’ın “İki Şehrin Hikâyesi” adlı kitabıydı. Onun dışında annemin de elinden kitap eksik olmazdı. Havuza gittiğimizde, veya rahatlığın olabileceği herhangi bir yere gittiğimizde kitap okumayı severdi.

Başka sevdiği şeyler var mıydı?

Yemek yapmak. Deli gibi yemek yapardı. Bir insan bir günün akşamına beş çeşit yemek nasıl yapar ve bundan nasıl acayip bir zevk alır? Annem alıyordu. Hatta bana hep şöyle derdi; “Sen iştahla yiyip doyduğunda ben öyle huzurlu oluyorum ki, sanki ben yemiş gibi oluyorum.” Belki de sırf bu yüzden, o hep az yerdi.

Bir de müziği severdi. Mesela annemi Ankara’daki Arjantin Caddesi’nde klasik bir restorana götür, atıyorum Cafemiz (orayı çok ama çok severdi) veya başka bir yer; piyano falan çalıyorsa mekânda, önünde de bir kadeh şarabı ve sohbet edeceği bir arkadaşı varsa, dünyalar annemindi. Oradan çıkınca da muhakkak gidip bir bayiden dergi alırdı. Eğer Türk olarak doğmamış olsaydı muhtemelen Fransız bir kadın olurdu. Fransız bir matmazel. Ma cherie. Saçları da kıvır kıvırdı zaten.

Yemeği ve sunuşu seviyordu yani.

Aaa, delisin! Annemin bir yılbaşı sofrası vardır mesela, resmini çizsen sanat eseri diye satılır. Şimdiye kadar kimse de o kadar ihtişamlı, görkemli sofra hazırlayamamıştır gözümde. Ablamın İstanbul’da kaldığı zamanlar arada böyle bayram zamanlarında Ankara’ya gelirdi, Pazar günü de illa ki kahvaltı günü olurdu; annem öyle bir Pazar kahvaltısı hazırlardı ki masada bir tek kuş sütü eksik olurdu. Hatta kadın sırf o yüzden ablamın gelişini bile kıskandırırdı bana; normal zamanda evde bir normal peynir bir kaşar peyniri varken ablam geliyor diye hoop 3-5 çeşit peynir, labne peynir falan.

Sen mi yemek konusunda annenden bir şeyler kapmışsındır, yoksa ablan mı?

Eh, kadın olduğu ve annemin kızı olduğu için haliyle ablam. Ben de yemek yapmayı severim, ancak öyle alengirli, farklı, değişik bir şeyler düşünmem. Ablamı yemek yapmaya acayip heveslendirirsem öyle bir yemek yapar ki, yukarı bakıp, “Zarif gör bunu bak kızın neler yapıyor,” derim. Ablam da güler.

Sıkıcı konuya gelelim; annenin ilaçları aldığı zamanı hatırlıyor musun?

Bir kere salona gelmişti, o hasta olduğu hafta boyunca birkaç gün çok sakindi. “Anne,” demiştim, “Bir şeyin mi var? Çok sakinsin.” Aslında bir insanın sakin olması normal bir şey de olabilir, ancak annem fazla sakindi.

“Sana söylemedim ama sakinleştirici alıyorum,” demişti. Zaten demese bile aldığı her halinden anlaşılıyordu.

Peki o kadar kötü olduğunu, ilaç alacak kadar kötü olduğunu sana anlatmış mıydı? Bahsetmiş miydi yani?

Eylül 2006’da bir gün çok iyi hatırlıyorum, eve gelmişti ve, “Seninle çıkıp bahçede biraz yürüyelim mi?” diye sormuştu. Daha önce o duygu halinde benimle bahçede yürümeyi hiç istememişti, bir kere bile. Bir şeylerin ters gittiğini anlamıştım, ama tabii ne olduğunu bilmiyordum.

Sonra?

Sonra bahçeye çıktık, sitenin etrafında boş bir arazi var, orada yürümeye başladık. Benim elimi tutuyordu sıkı sıkı. Bir süre birbirimize hiçbir şey söylemedik. Annemle aramızda kimi zaman uyduğumuz yazılı olmayan bir anlaşma vardı: Ben “Ne oldu?” diye sormam, o bana olup biteni kendi istediğinde anlatırdı, genelde de anlatırdı zaten, anlatmazlık etmezdi. O gün yürürken de bir yerden sonra şunu söylemişti: “Bıçak kemiğe dayandı.”

“Ne oldu?” diye sormuştum.

“Babanla konuşacağım, işler peki iyi değil,” demişti. “Ama sen üzülme tamam mı?” demişti. Sonra yürüyüp eve gitmiştik.

Ondan sonra bir şey oldu mu?

Sonra pek çok şey oldu ama kronolojik olarak hatırlamıyorum. Tek ve en net olarak hatırladığım şey, bir sabah yuvaya gitmek üzere hazırlanmıştı, makyajını falan yapıp çıkmıştı yani evden. Ben de bilgisayarda bir şeylere bakıyordum. Sonra kapı çaldı, bir açtım, karşımda annem, hasta olmuş gibi bitap bir halde, yüzünden düşen bin parça, yanında koluna girmiş bir arkadaşı, arkalarında da babam.

Kötü bir şey mi olmuş?

Annem bir nevi sinir krizi geçirmiş. Salonda kanepeye yatırdık, böyle hayli yorgun bir şekilde uzandı, bir yandan da üzüntüyle nefes alıyordu. Sonra birden ağlamaya başladı, ama öyle mahmur bir şekilde değil, bağıra bağıra. Hani hapşırman gelir (bu örnek de hep kafamda, her an her şey için uyarlayabilirim), gözlerin dolar, hapşırmak üzere nefesini çekersin, gelir gelir de burnunun ucunda kalır, sonra birden hapşırırsın, gözlerin yaşla dolar. Aynen öyle. Durup durup hapşırık nöbeti gibi ağlıyor.

Ne yaptınız o durumda?

Tanıdığı, bildiği arkadaşlarını çağırdık. Teyzemi çağırdık, o sıralar araları biraz limoniydi, ama çok mühim bir şey değildi, abla kardeş arasında olabilecek türden bir şeydi. Çağırdım teyzemi geldi, ne olduğunu anlamamıştı. Salona geldi annemi öyle gördü, yanına oturdu. “Kötüyüm,” demişti annem galiba. Teyzem de ona sarıldı, annemin birden, “Özür dilerim,” diye haykırarak ağladığını hatırlıyorum, teyzeme sıkı sıkı sarılmıştı.

Ne hissetmiştin?

İçimde bir şeyler kırılmıştı, kopup gitmişti. Kötü olmuştum ben de. Aralarındaki dargınlıkla ilgili birbirlerinden özür diliyorlardı, annemin yüzünde ise devamlı o “Keşke yapmasaydım, keşke öyle olmasaydı” ifadesi vardı.

Sonrası hep öyle galiba...

Evet, sonraki birkaç gün, hafta hep böyle geçti. Ya akşamları, ya sabahın bir körü annem ağlayarak uyanıyor ve devamlı huzur istiyordu. İşte o zaman huzurun ne demek olduğunu yavaş yavaş anlamaya başlamıştım.

Neymiş huzur?

İnsanın zihninin ve içinin rahat olması, derdinin tasasının olmaması, göğsüne saplanan bir acı veya ağrı olmaması, rahatlıkla nefes alıp verebilmesi. Yüreğin ve zihnin aynı anda rahat olması.

Annenin huzurlu olduğunu düşünüyor musun şimdi?

Yaşarken huzuru istediği için huzurlu olmamış olduğunu düşünüyorum, ama şimdi huzurlu olduğundan eminim.

Nasıl eminsin?

Çünkü hayata veda eden insanlar yukarıda bir yerlerde daima huzurlu olurlar. Bildiğim şey, Allah katında hiç kimsenin huzursuz olmadığı, olmayabileceği.

O zaman vefat etmesi iyi bir şey miydi? Bugün böyle yorumlayabilir misin?

Bir bakıma öyle. Çünkü o sıralar o kadar kötü, o kadar rahatsız, o kadar huzursuz hissediyordu ki huzursuz hissetmemesi için en doğrusunu kendi biliyor olmalıydı. Eğer tedavi görseydi ve bir şeyler yolunda gitseydi bile o eski annem olamayabileceğini biliyordum.

Eski annem derken?

Eski, ışıltılı, şen şakrak annem.

Belki de olurdu...

Kim bilir... Olmamış bir şeyle ilgili ancak speküle edebilirim, ancak ona da gerek yok. Şu anda bildiğim tek şey huzurlu olduğu ve onun huzurlu olduğunu bildiğimden ötürü benim de huzurlu olduğum.

Yine de yeri geliyor üzülüyorsun.

E tabii haliyle. Geçen gün eniştemin babasını kaybettik, 89 yaşına gelmiş, hayatı -benim bildiğim kadarıyla- dolu dolu yaşamış, o bahsettiğimiz huzuru yaşamış ve o şekilde hayatını kaybetmiş çok tatlı bir insandı. Annemle de araları çok iyiydi, birbirlerini çok severlerdi, sohbetleri keyifli olurdu. Beni de severdi. Defnetmek için Karşıyaka Mezarlığı’na gittik. Orada tabii ben de biraz kötü oldum, üzüldüm. Gitmişken, zaten 2012’nin başından beri annemi ziyarete gitmek istiyordum, fırsat bu fırsat onun da mezarına ziyarete gittik. Önce teyzem olan biteni anneme anlattı orada, ben de mezar taşını sevdim, bir şey konuşmadım çünkü diyeceklerimi zaten zihnimden geçiriyordum ve annem de bunları biliyordu - bildiğinden eminim. Sonra ağlamak geldi içimden, hiç tutmadım - o zamana kadar askerdeyken yaşadıklarım, tutmaya çalışmam geldi gözlerimin önüne ve bıraktım gitti... Oh! Ağlamak ya! Bu ya! Ağla rahatla, dahası var mı?

Aklına geldiği için, yine ok gibi saplandığı için ağladın galiba.

Ok gibi saplanmayı geçtim, bu sefer kendimi bir sürü okun arasına bırakmıştım. İyi ki de yapmışım. Ama hâlâ kabullenemediğim bir şey var, o da bir şeyi kaybetme, elinden yitip gitmesi durumu.

Ne gibi? Vefat mı yoksa başka bir şey mi?

Bir çocuğun duygusu kadar saf ve üzücü aslında. Hani çocuğun elinde çok sevdiği, artık duygusal bir bağ kurduğu oyuncağı vardır, onu çocuğun elinden aniden alırsın ve bir daha hiç vermezsin. O çocuk artık o oyuncağı kaybetmiştir, elinden yitip gitmiştir. İşte bu duyguya sinir oluyorum ve kabullenemiyorum. Aynı şeyi insan için de uyarlayabiliriz; bunca zaman görüştüğün, konuştuğun, orada olan, varlığını bildiğin bir insanın bir gün aniden gitmesi, bir daha onu göremeyecek, duyamayacak, dokunamayacak olman. Bu çok sinir edici, aynı zamanda üzücü bir şey.

Ama doğanın kanunu bu; herkes gelir, yaşar ve ölüp gider.

Gitmesin işte. Ya da onun başka bir adı, başka kanunu, kuralları olsun. Böylesi bana ters. Annem için mesela; bununla ilgili Allah’a yakardığım çok olmuştu, yakınını kaybeden pek çok insan gibi. Neden benden onu aldı? Nasıl alabildi? Nasıl alabilir? Benim sevdiğim insanı benim isteğim olmadan nasıl benden alabilir?

Ama alabiliyormuş...

Evet, mutlak bir güç var inkâr edemediğimiz, ama kimi zaman yeri gelip isyan ettiğimiz.

Netice itibariyle annen vefat etti, üzerinden koca bir altı sene geçti ve gitti. Düşündüklerin de azıyla çoğuyla böyle.

Evet, azıyla çoğuyla bu şekilde. O yüzden her insan için geçerlidir aslında o cümle: Bazen daha fazladır her şey. Çünkü hiçbir şey aslında göründüğü gibi değildir. Her insanın bir görünüşü, bir de o görüşünün arkasında pek çok şey vardır ve biz yalnızca görünüşe odaklanırız, ama bazen her şey hep biraz daha fazladır.

Senin için her şeyin biraz daha fazla olması üzücü mü?

Üzerinde düşünülünce üzücü, ancak genelden bakacak olursam olması gereken de bu. Kimse geçmişini, yaşanmışlıkları bir kenara bırakamaz, istese de bırakamaz. Biraz isyan edebilir, reddedebilir, ancak geçmiş, gerçekler hep oradadır. Onlarla yüzleşip kabullenmesi gerekir. Her şeyin biraz daha fazla olduğunu kabul etmemek, başın olmadan vücudun kendi kendine yaşamaya devam etmesini beklemek demektir - böyle bir şey yok.

Bu yazıyı yazman, bu soru cevap yöntemini kullanman senin için kolay oldu mu?

Çok zor oldu. Bir insanın kendi kendine sorular sorabilmesi ve o sorulara cevap verebilmesi en zoruymuş bunu öğrendim. Çünkü insana en doğru ve kesin soruyu yine insanın kendisi sorabilir. Bazı soruları sorarken, bazılarına cevap ararken üzüldüm, gözlerim doldu, ağladım. Ama insan kendini ağlatamazsa hayata karşı gülmeyi de bilemez bence.

Yazı seni etkiledi mi?

Yer yer etkiledi. Yazarken bir gece yine annemi gördüm. Anıları bilincin yüzeyine taşımak, onlarla sırf ayıkken değil, bilincim kapalı olduğunda da yüzleşmeme vesile oluyor. Ama dediğim gibi, iyi de oluyor. Hatta herkese öneririm.

Yazıyı tekrar gözden geçirecek misin? Belki yazılı olmasını istemediğin, veya aklına sonradan gelen şeyler olacaktır.

O cesareti toplayabilirsem neler anlatmışım ona bir kez daha bakmak istiyorum. Asla tek seferde yazılıp yollanacak kadar değersiz değildir hiçbir yazı, özen gerekir. Ama endişem şu, ki bununla yüzleşmekten de artık korkmuyorum, baştan sona okurken yine bazı satırların bana koyacağı.

Son olarak; senin için her şeyin daha fazla olduğu şey nerede başlıyor?

1 Aralık 2006 gününden başlıyor. Belki daha öncesi, belki de daha sonrası. Gözümün önünde bir insanın hayat çizgisi ilerliyor, koyu yeşil ekrandaki yeşil, zikzak çizerek ilerleyen o çizgi. İvmeler, çizginin bir yukarı bir aşağı oynaması hep vardı, 2006 yılından önce de, 2006 yılında da, 2006’nın sonbaharında da, sonrasında da, belki biraz daha keskin yükseliş ve düşüşlerle. Ama kesin olarak bildiğim bir şey var; 1 Aralık 2006’da o kapı bir kere açıldı, babam evden çıktı. İkinci kez açıldı... O kapı ikinci kez açıldı (ve belki kapandı da) ve o yeşil çizgi bir defa en yukarı ve en aşağı vurdu... O zamandan beri, her şey benim için bazen daha, çok daha fazla...


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder