22 Aralık 2012 Cumartesi

Çocuk olmak...


Her insanın içinden geçtiği, içinde bulunduğu evredir çocuk olmak; belli bir yaşa kadar çocuksundur veya çocuk olarak görülürsün. Dolayısıyla, çocuk olmanın insana hissettirdiği bazı duygular vardır, bazı eylemlerin, söylemlerin senin çocuk olmanı etkilediği duygular... Bunlar aslında hepimizin hayatının birer parçası.


Çocuk olmak...

Hani yaşın 5-6’dır, o zamanları zor hatırlarsın, ama yine de aklının bir köşesinde anı kırıntıları kalmıştır. Mesela evde anne babanla otururken akrabaların ziyarete gelmesi. Eve ‘misafir’ gelmesi, başka insanların gelmesi, senin başka insanları görecek olman. O insanların eve gelip seni gördüğünde mutlu olmaları, sana gülümseyen bir suratla bakmaları. “Çok büyümüş bu annesi!” diyerek senin hakkında çıkarımları annene yapmaları. Birden göğsünde bir mutluluk bulutu oluşuverir; nefes alış verişin daha heyecanlıdır, durduğun yerde duramazsın. Hatta o heyecanla elini ağzına götürür ısırırsın. Sevinçten ne yapacağını tam bilemezsin çünkü.


Çocuk olmak...

Ailen ve onların dostlarıyla bir restorana, lokantaya gidersiniz yemek yemek için. Sofraya oturtulursun. Garson gelir siparişleri alır, sana hep senin yiyebileceğin tarzda yemekler söylenir. “Çöp şiş” der annen, “yer misin?”. Çöp şiş, annenin tabiriyle Çin çubuklarıyla tavuk parçalarını yemektir. Hani evde ailecek film izlerken Amerikan filmindeki adamlar Çin yemeği yerler ya, sen o görüntüdeki adamın çubukları parmaklarında nasıl tutup hareket ettirdiğine şaşırırsın. Annen evde bir sonraki sefer tavuk pişirdiğinde sana özel olarak şişlerle yemene izin verir ve senin için çöp şişlerle yemek yemek artık başka bir zevk, başka bir eğlencedir. Garson içecek sorar, oldum olası zaten Coca Cola meşhur bir çocuk içeceği(!) de olduğu için Cola Cola istenir sana.



Yemekler yenir, senin yemeğin bitince yerinde duramazsın ve masadan kalkarsın, etrafta koşmaya, gezinmeye başlarsın. Etrafta başka ailelerin çocukları da vardır, onlar da gezme vaktine seninle birlikte katılmışlardır. Bir yandan onları izleyip diğer yandan yaptıklarını yaparsın, bazen yapılacak hareketi sen belirlemek istersin. Diğer çocuklarla aranızda hep bir utangaçlık, bir “Kim bu çocuk be?” durumu vardır, fakat eylemlerle düşünce farklı işler.

Sonra yorulursun... Çok koşturmuşsundur, masaya geri dönersin. Annenlerin yedikleri yemeklerden sana da verilir, enerjini biraz daha toplarsın, yine koşturursun, etrafı gezersin (“Restoranın arka bahçesine gitmiş miydik yav?”), yerine dönersin ve göz kapakların ağırlaşmaya başlamıştır. Annen hemen iki sandalyeyi birleştirir, orası senin için dünyanın en rahat yatağı oluverir; yatarsın, annen bir de montunu senin üzerine örter. Sen gözlerini kapatıp rüyana dalmak üzereyken restorandaki kalabalığın gürültüsü yavaş yavaş kısılır... ve uyursun.

O kadar derin bir uyku gibi gelir ki sana, uyandığında kendini evdeki yatak odanda bulacağını sanırsın; ancak gözlerini açtığında yine aynı restorandaki kalabalık sesini işitirsin. Ne olduğunu anlamazsın. Doğrulursun, etrafa bakarsın: neresi burası? Neredesin sen? Karşı masadaki başörtülü teyze kim? Onun yanındaki masada kahkahalar eşliğinde gülen saçları gri, pala bıyığı olan amca kim? Bir yandaki masada, belki senden bir iki yaş büyük belki küçük, bir kız çocuğu masada oturmakta, tabağındakileri etrafı izleyerek yemektedir. Haaah... Restorandasın, daha bir yere gitmemişsiniz. Başını çevirirsin, sizin masada annenle baban arkadaşlarıyla muhabbet etmektedirler. Annenin başı bir ara senin olduğun tarafa döner ve senin uyandığını görür. “Aaa, uyandın mı oğlum? Bak güzel tatlı geldi, yer misin?” ‘Tatlı’ kelimesi seni birden harekete geçirir ve yerinde doğrulup sandalyelerden birine oturursun, tatlıyı yemeye başlarsın.



Saat kaç bu arada? Geceyi geçti mi? Hayır tabii ki... Varsa yoksa bir saat uyudun, daha henüz 11... Ondan sonrası da zaten restoranda ayık geçen bir yarım saat, belki bir saat daha, sonra sofradan kalkılır, restorandan çıkılır, arabaya binilir ve sen arka koltuğa oturur oturmaz yana devrilirsin. Annenle baban ön tarafta geceyle ilgili kulisi yaparlarken 15-20 dakikalık yol senin için ufak kestirmelerle ya üç, ya beş dakikadır... Sonrası ise yatağında mışıl mışıl uyku...

Çocuk olmak...

Hafta sonu olur ve belki babanın işi vardır belki de yanınızdadır, ama annen muhakkak oradadır ve onun bir arkadaşı ve çocuğuyla birlikte dışarı çıkarsınız, alışveriş merkezine gidersiniz. Çocuklukta önceleri annenin arkadaşının çocuğu senden büyüktür veya seninle yaşıt; alışveriş merkezine gittiğinizde annen seni çocuğun yanına verir, “Hadi ağabeyle/ablayla gezin siz,” diye. Belki atari salonu vardır veya kocaman bir oyuncak dükkânı ve oraya girip, dükkânın içini ezberleyene kadar gezersiniz, çeşit çeşit bir sürü oyuncak keşfedersiniz.



O dönemin meşhur bir oyuncağının önüne varırsınız, çocuk seninle oyuncağın dedikodusunu yapmaya başlar; “Benim bir arkadaşım var, onda bundan iki tane var! Babası almış bir tane, bir de annesi almış, atınca bu kadar uzağa gidiyor”... Çocuk öyle bir iştahla anlatır ki o oyuncak senin hayatının en anlamlı parçası olmuş olur. Görev belli: oyuncak anneye aldırılacak!

Anneleriniz oyuncakçıya gelir sizi bulur, sen hemen anneni o oyuncağın yanına götürürsün, “Anne! Anne! Bak bu çok güzel!” dersin içten bir şekilde. Annen ise hemen itiraz eder, “Evde onun gibi bir sürü oyuncağın var, hayır!”.

“Ama... ama... ama...”

Eğer nazın çok fazla geçmezse oyuncakçıdan buruk ayrılırsın, suratın düşer. Annenin sorduğu sorulara hiç cevap vermezsin (“Biliyorum ama söylemem ki, ben seni protesto ediyorum!”). Ama annen en sonunda sana çok güzel bir çikolata alır, bu belki de Kinder sürpriz yumurtadır! Bu da senin zaaflarından biridir; Kinder sürpriz yumurta alıp çikolatasını yedikten sonra içindeki plastik kutudan ne çıkacak, nasıl bir yapboz, nasıl bir sürpriz, nasıl bir heyecan seni bekliyor bunun beklentisi içine girersin...

Birkaç yaş sonrasında yine annen, arkadaşı ve çocuğu üçlüsüyle dışarı çıktığınızda ve yolunuz yine alışveriş merkezine düştüğünde, çocuk senden iki üç yaş küçüktür mesela ve bu sefer annenin arkadaşı çocuğuna, “Aaa hadi ağabeyinin elinden tut oyuncakçıya gidin!” der. Artık lider sensindir, asil de bir görevin vardır: annenin arkadaşının çocuğunu oyuncakçıya götürmek. Oraya gidilecek, sen oyuncakları keşfedeceksin ve o çocuğa göstereceksin, anlatacaksın. Oyuncaklarla ilgili hikâyelerin o çocuğa inanılmaz, muhteşem gelecek. Bu sefer de o çocuk annesine oyuncak aldırmak isteyecek. Günün sonunda ise o çocuğa oyuncaklar dünyasının muhteşemliğinde önderlik yaptığın için kazanan sen olacaksın.

O zamanların bir de güzel ayakkabısı vardır, ışıklı ayakkabı, ondan da aldırabildiysen annene veya babana, ayakların gerçek anlamda 'yerden kesilir'.



Çocuk olmak...

Hafta içi okul varken sabah 7’de kalkmak ıztırap olur, uyanmak, yataktan çıkmak istemezsin. O sıcacık yatak ve uykunun cazibesi hâlâ seni baştan çıkarmaya yetmektedir. “Biraz daha uyuyayım,” diye ısrar edersin annenle babana, ancak nafile, yine de kalkıp okula gitmek zorundasındır. “Başım ağrıyor...” Annen hemen aspirin verin bir şeyciğin kalmaz.

Buna rağmen, cumartesi günü sabah 7 dedin mi zınk diye ayaktasındır! Çünkü 7’de, en geç 7:30’da ulusal bir kanalda çizgi film kuşağı başlayacaktır; içindeki zengin hayal gücünü harekete geçiren ve büyük keyif aldığın, hafta sonunun o vazgeçilmez zamanı...



Hatta belki annen cuma gününden puding yapmıştır, üstelik en çok sevdiğin çikolatalı pudingden, kâsenin alt tarafına da bisküvi gizlemiştir ve senin çizgi film izlerken pudingin derinliklerindeki bisküvi hazinesini arayışın keyifli bir maceraya dönüşür. Televizyonda da He-Man mi yayınlanıyordur?



Çakmaktaşlar mı?



Belki de Beverly Hills.



Ya da Alf.



Richie Rich.



Power Rangers mı?



Yoksa bayıldığın Ninja Kaplumbağalar mı? Ninja Kaplumbağalar’ın şu jeneriği zaten hafızanda belli bir yer etmiştir:



Veya Looney Tunes’un şu jenerikleri:



Yaşın biraz daha ilerleyip hâlâ “çocukluk” periyodunun içindeyken zamanın müthiş Japon çizgi filmi “Pokémon” vardır mesela, onu da akşam okuldan dönüşte izlersin, onun jeneriği de senin için ayrı bir yerdedir.



Kısacası hafta sonu senin için çizgi film demek olur. Hatta bazen hafta içi akşam saatlerinde yayınlanan bir film olur, veya Pazar günü akşam geç saatte ve izleyemezsin; annen, baban veya ablan onu senin için VHS video oynatıcıda kasede kaydeder. Film belki Show TV’de yayınlanmıştır ve filmi izlerken araya şu Show TV reklam jeneriği girer, hafızanda Show TV dedin mi bu animasyon, bu jenerik, bu müzik vardır.



Cumartesi günü bu filmi seyrederek eğlenirsin bir çocuk olarak. Bu belki en sevdiğin filmlerden biri olan Superman 3’tür.



Ya da belki Superman’in kuzeni Supergirl’dür.



İlk izlediğinde sevimli, sempatik, ancak bir o kadar da korkutucu gibi gelen “Gremlins” de olabilir.



İlk izlediğinde ve sonundaki ölüm sahnesiyle hafızana işlenen “Jaws” filmine ne demeli?



Belki de ilk izlediğin bilimkurgu filmi olan “Eyvah Çocuk Büyüdü” de olabilir.



Televizyondan kayıt edilmemiş de olsa, kasetçiden gidip kiraladığınız bir film de olabilir. Hani şu kapağının yüzeyi pütürlü olan kasetlerden.

Cumartesi günü ne kadar film izlemek veya alışveriş yapmak da olsa, Pazar günü biraz daha dinginlik, daha ailesel toplaşmalar için olur. Belki babaannenlere gidersiniz; babaannen senin için çilekli puding yapmıştır ve sen onu yerken büyükler bol bol sohbet eder. Deden karşında oturur seni izler, baban yanına gönderir, dedenin dizine oturursun, bir de poz verirsin. Evden ayrılırken de babaannen veya deden illa ki cebine para sıkıştırır, babanın, “Yahu alıştırmayın çocuğu,” itirazlarına rağmen, çünkü onların da mazereti bellidir: “Torunumuz değil mi canım?!”

Çocuk olmak...

Pazar gününün akşamına doğru bir ritüel haline gelmiş olan duş alma zamanı gelir; pek sevmediğin tırnak kesme işlemi de onun ardından gelir, ki sen henüz tırnaklarını kendin kesebilecek kadar kabiliyetli olmadığın zamanlar ya annen ya da baban (tercihen annen) tırnaklarını keser ve tırnak makasının demiri tırnağının iç tarafındaki ete ne zaman dokunacak bunu bilemedikleri için sen her dokunma anında elini çekersin, o yüzden annen veya baban elini biraz daha bastırarak sıkı tutmaya çalışır.



Senin tam duştan çıkmana rast gelen saatte mutlaka “Bizimkiler” başlar. “Bizimkiler” demek; hafta sonu bitti ve geriye kalan son saatlerinin en tatlı anları şimdi başlıyor demektir.



Üzerine de o zamanların Inter Star’ında (şimdinin Star TV’si) “Parliament Sinema Gecesi” başlıyorsa demektir ki yatmaya az kaldı...



Devamında da yukarıdaki filmlerden biri oynar mutlaka. Eğer ki “Batman Returns” filmi varsa sonunu gör(e)meden uyuyacaksın demektir.



Çocuk olmak…

Kar yağacağı haberinin verildiği akşam gökyüzünü izlersin, bulutlar toplaşıyor mu, gece yağar mı, sabaha tutar mı, tutar da okullar tatil olur mu umuduyla… “Bırak artık dışarıyı izlemeyi, bu saatten sonra yağsa da tutmaz,” der annen. “Görürsün sen,” deyip odana çekilirsin.

Gece uykundan 2’de uyanırsın, hava bulutlanmıştır, acaba kar yağacak mı beklentisi yine zihnini doldurur. 4’te uyanırsın, 6’da uyanırsın ve nihayet kar yağmaya başlamıştır – ancak beklediğin kadar fazla değil. Sabah 7’deki kalkma vaktinde uyanır uyanmaz pencereye yapışırsın, kar yavaş yavaş tutmaya başlamıştır. Hemen salondaki açık olan televizyonda TRT’yi izlersin kar tatili haberi gelecek mi diye, fakat henüz Ankara Valisi uyanmamıştır ki! Bir de Nickelodeon kanalında “Blue’s Clues” vardır, oradaki genç, Blue adlı köpeğin ipuçlarını çözer ve sona yaklaşılamadan ne yazık ki servis için evden çıkmak zorunda kalırsın.

Okula gittiğinde yine herkes kardan, kar tatilinden konuşmaktadır. Arkadaşlarınla aranda o gün niye kar tatili olmadı, ertesi gün olur mu dedikoduları dönmeye başlar… Sonra akşam bir haber gelir, okulların ertesi gün tatil olduğuyla ilgili; işte o andan itibaren günün geri kalanı senin için muhteşem geçecektir.



Çocuk olmak...

Ablan vardır belki, sana bulduğu, keşfettiği eksantrik tatlı ve şekerlemelerden getirir. Belki roll up sakızdır bu.



Ya da Pez’dir.



Belki şu başlıklı oyuncaklarından biriyle.



Çocuk olmak…

Lunaparka gidersiniz ailecek. Oradaki restoranda oturur yemek yersiniz. Sen belki yine çöp şiş istersin. Yemeğinizi yemeye başlarsınız, ancak o zamanlar midenle zihnin iştah konusunda bir olmadığı için her şeyden yemek istersin, annenle baban da sana istediklerini ısmarlar; yemeğin sonunda tabağında yemek kalmıştır ve baban yemeği bitirmeyeceğin takdirde seni lunaparka eğlenmeye götürmeyeceğini söyler. Mırın edersin kırın edersin, en sonunda anlaşırsınız ve yemeği bitiremeden kalkarsınız.



Lunaparkın içine girersiniz, ancak makineler, oyunlar sana nedense biraz ürkütücü gelir. Belki izlemiş olduğun “Problem Çocuk 2” filminden ötürüdür (o filmde çocuğun gıcıklık olsun diye dönen lunapark aletinin hızını artırıp herkesi kusturduğunu hatırlarsın) (o sahnenin daha iyi bir görüntüsü için).






Belki de bazı makinelerin çalışırken fonda çalınan yüksek sesli oryantal müziğidir. Sarkaç makinesinin kollarının nasıl akrep ve yelkovan gibi birbirini kovalarcasına dönüp havaya çıktığını ve tekrar dönüp aşağı indiğini izler, içindeki insanların bağırış ve çığlıklarını duyar ve şaşırırsın, daha da korkarsın. Senin için en iyisi, annen veya babanla çarpışan otolardan birine binip öteki araçlarla çarpışmak ve her çarpışta ciğerlerin dışarı çıkacakmış gibi kahkahalar atmaktır.



Birkaç tane makineyi denedikten sonra da pamuk helva alırsınız, sen yine makinelerin pek çoğundan korktuğun için (özellikle o dönen makine) pamuk helvanı yiyip etrafı gezersin. Biraz daha şehir dışından gelen, Doğulu, senden yaşça biraz daha büyük çocuklar vardır ve onların tehlikeli gibi gözüken makinelere binmelerini şaşkınlıkla karşılarsın.

Eğlence belki de lunaparkla sınırlı değildir, Atakule’de atari salonu vardır ve oradaki eğlence de senin için bambaşka bir şeydir. O oyun salonundaki bazı makinelerden yine tırsarsın. Mesela bir film sahnesi gibi hazırlanmış bir makine vardır, içinde kasabalı bir ailenin üyelerinin maketleri olan ve hedef olarak gözüken her yere makinenin tüfekleriyle nişan alıp ateş edebilirsin, neticesinde de maketler garip hareketler yapar, garip sesler çıkarır. Veya su yüzeyinde gemi yüzdürme makinesi vardır, kumandalardan birini alırsın ve gemiyi yüzdürmeye başlarsın, onun su yüzeyinde yüzerek hareket etmesi sana ilginç bir şekilde heyecan verir. Çocuk olduğun için herhalde…


Çocuk olmak…

Çevrende o zamana kadar mutlaka oruç tutmuş birilerini görürsün ve o zamanlar orucun tam olarak ne olduğunu, ne anlama geldiğini, ne işe yaradığını bilmediğinden, insanların bütün gün boyunca bir şey yemeyip “Orucum ben, sağ olun,” diyerek akşam büyük bir ziyafet çekmeleri sana oyun gibi gelir. Annene dersin ki “Ben de oruç tutacağım”. Annen şaşırtıcı biçimde bu isteğine karşı gelmez ve seni gece kaldırır, yemek yedirir. Ertesi gün olur, bu tabii ilk orucun olduğu için annen de baban da sana takılmaya müsaittir; “Oruçlu musun bugün?”, “Bir şey yedin mi?”, “Yiycen mi?” şeklinde sorular sorarlar ve sen azim ve ısrarla, “Hayır yemiycem, orucum ben!” dersin. Ancak o oruç ancak öğlene kadar mümkündür senin için ve dakikalar ilerledikçe acıkmaya başlarsın. Çocuk olduğun için de bunun sende yarattığı duyguyu saklayamazsın, yüzünden okunur ve annen der ki; “Hadi orucunu boz.” İlk teklife sıcak bakmazsın, çünkü bilirsin ki akşam büyük bir yemek yenecektir ve o zamana kadar beklemen gerekir – neden beklemen ‘gerektiğini’ bilmediğin halde… Annen birkaç defa daha sorar sana, “Yiyecek misin?” diye, ama sen suratın asık, istemezsin. En sonunda der ki, “Bak çocuk orucu diye bir şey de var, Allah bunu da kabul eder. Allah’ım çocuk orucu tutucam, kabul et dersen olur,” ve bu fikir sana cazip gelir, en sonunda içinden “Allah’ım çocuk orucu tuttum, kabul et” dersin ve annenin akşama yaptığı kekten kestiği birkaç dilimi afiyetle yersin.


Çocuk olmak…

Bayramlarda seyranlarda akrabalara gidip sırasıyla büyüklerin ellerinden öpüp harçlık almayla geçer. Hatta hayatın, maddi açıdan bir yarış olma ihtimalinin tohumları daha bu zamanlarda atılmaya başlar; ailenin öteki çocuklarıyla veya arkadaşlarınla kaç para topladığınızın üzerinden mukayeseye başlarsınız.



Paraları atarsınız cebe, onunla ya marketten çikolata alacaksındır, ya da sen oyuncakçıdan oyuncak almayı isterken, annen sana yeni bir giysi almayı ister ve annenin isteği baskın çıkacağından sana yeni bayramlıklar alınır. Sen yine de bilinçsizce, yıllar sonraki kendine bayram giysinin cebinde para bırakırsın; bir iki sene sonra o bayram için giydiğin giysinin cebinden para bulduğunda ise kendini ıssız bir adada hazine bulmuş bir korsan gibi mutlu ve gururlu hissedersin.


Çocuk olmak…

Ailenle arabada giderken dönemin popüler şarkıcılarından birinin takılı kaseti çalar ve sen o hareketli parçayı söylemeye, şarkıya eşlik etmeye çalışırsın. O zamanın senin için önemli Türkçe şarkılarından biri de M.F.Ö.’nün “Ali Desidero”dur.



Ancak sen tabii şarkının sözlerini tam olarak anla(ya)madığın için senin için o şarkı “Alitesitero” gibi bir şey olur ve sadece nakarat kısmında “Alitesitero” deyip şarkının kalan kısımlarında oynamayı tercih edersin. Veya yine o dönemin meşhur şarkılarından biri olan Yonca Evcimik’ten “Abone” şarkısı vardır, cıstak cıstak! O şarkıyla da eğlenirsin.



Harun Kolçak'ın "Gir Kanıma" şarkısı da o zamanlardır senin için.



Yani senin için çocukluk demek bir anlamda da 90'lar demektir...

*

Çocuk olmanın getirdiği o saf, o narin mutluluk; gülmek, gülümsemek;  heyecanlanmak, korkmak, ağlamak belki de istemsizce seni sen yapan unsurlardır… Büyürsün, artık “çocuk” değil “genç” olacak yaşa gelirsin, ortaokul, lise bunların hepsi geçer, üniversiteye gidersin… Ve hayatındaki en çok sevdiğin insanlardan biri olan annen sana ansızın veda eder… Dilin lâl olur, konuşacak kelime bulamazsın; büyüyüp “genç” olduğun halde içinde bir yerlerdeki o saf çocuk tekrar gün yüzüne çıkar… Sanki çocukmuşsun da annenin her daim yanında olmasını istiyormuşsun gibi ağlarsın; için için, veya dışına akıtarak… İnsanlar belki bunu anlamaz, anlayamaz, fakat senin içinde büyük bir burukluktur bu… Ve artık o vakitten sonra, her şeyi kabullenip hayata göğüs gerebileceğini anladığın anda; Çocuk, artık büyümüşsündür… J                    

2 yorum:

  1. İlginç yazılarınız var, ilgiyle okudum. Özellikle sabah sabah dexteri okumak hiç iyi gelmedi ^^.

    YanıtlaSil
  2. İlgi ve beğeniniz için teşekkür ederim. Dexter konusunda yapacak bir şey yok, karakterin doğasında var. :)

    YanıtlaSil