Ayak uydurma ve kaytarma...
Ayak uydurma, askerde iki anlamı olabilen bir terim;
1. (eylem) Yürüyüşte
adım atışını başkalarınınkine uydurmak.
2. (mecaz) Kendi gidiş ve davranışını başkasınınkine
benzetmek.
Bu terime askerde iki türlü alışmış oluyorsunuz; hem ortama,
insanlara, düzene ayak uydurmak, hem de yemin töreni ve provalarında ayak
uydurmak.
Askerde sizi öyle bir yormaya başlıyorlar ki, bir süre sonra
“Allah’ım çılgınlık bu!” diyorsunuz. Haliyle bedeniniz de bu yoğun tempoya karşı
tepkisini gösteriyor ve hasta olmaya başlıyorsunuz. Koğuş binamızın önünde
yürüyüş provalarının gerçekleştiği birkaç gün sürekli olarak bir ambulans gelip
gittiğini bilirim; insanlar o kadar fena hastalanıyorlardı ki onlar revire
gitmek yerine revir onların ayağına geliyordu. Bizim koğuştan arkadaşın biri
çok fena soğuk almıştı ve gözleri kıpkırmızıydı, âdeta yaş akıyordu, adamın
yüzüne bakınca benim gözlerim doluyordu (duygusal anlamda değil, gözü yaşlı kişiye
bakınca benim de gözlerim yaşarır).
Bir yandan askerlik eğitimi aldığımız arazide gün boyunca başımıza
geçen güneş, bir yandan yürüyüş provası yaptığımız tabur içtima alanındaki yediğimiz
rüzgâr (evet, zaman zaman o sıcağa rağmen arada rüzgâr esiyordu ve biz Allah’ın
varlığına bir kez daha inanıyorduk), bir yandan her hafta belli bir gün yapılan
gece eğitimi... Derken revirdeki insan sayısı da gün geçtikçe kalabalıklaşıyordu.
Botu ayağına vuranlar bir grup olduğu gibi, hastalık vb. durumlardan muzdarip
olanlar da ayrı bir grup oluşturuyordu. Benim askerden bir sene öncesindeki yazın
geçirdiğim ağır bir boğaz iltihabı vardı; boğazım şişiyor ve yutkunmaya çalışınca
kulaklarıma kadar vuran bir acı hissediyordum. Aynı rahatsızlık beni –tesadüfe
bakın ki- bir sene sonra askerde de buldu! Üstelik bu sefer öyle “Ah canııım,
boğazı filan şişmiş bunun, yatsın istirahat etsin biraz” diyebilecek bir kitle
de yok, çünkü zaten herkes hasta.
Bu boğaz ağrısı, üstüne nezle ve zaten var olan sinüzit
rahatsızlığım beni birkaç gün revire gitmelik duruma düşürdü. Gidiyorum revire,
tabip soruyor, “Oğlum neyin var?”, “Boğazım şiş, yutkunamıyorum, burun tıkalı,
sinüzit var.” Adam başıyla onaylayarak bir reçete yazıyor... bitti. Başka da
bir şey yok. Bir boğaz spreyi ilaç var, yine boğaz için bir hap, bir de burnun
tıkanıklığını açmak için Cirrus adlı ilaç. Sabah kalkıp yemekhanede kahvaltını
ettikten sonra, silah almaya gitmeden önce revir adı altındaki küçük bir yapıya
gidiyorsun, orada maliyeden anlayan ancak revirci yapılmış bir arkadaş (bkz.
askerde kişiye branşına göre görevler veriliyor, branşı olmasa da görevler
veriliyor) camdan sana iki hap veriyor, bir de ağzını aç diyor, senin spreyi o
eliyle sıkıyor gırtlağına, “Tamam geç!”
İtiraf etmeliyim ki yemin töreni yürüyüşü provalarıyla geçen
birkaç gün boyunca iki üç kere azimle revire gittim, belki bir ya da iki gün
yatak istirahati verirler diye. Çünkü o ara o kadar çok ihtiyacım var ki-
herkes gibi. Bölük komutanları da askeri mümkün olduğunca sağlam tutmaya çalışıyor
ve bölüğün tam olması için çabalıyor, o yüzden sağlık ve benzeri sebeplerden
ötürü fire veremeyiz. Aman Allah’ım! Savaşta değiliz ama harbe gider gibiyiz.
Bu bölükler arası çekişme kendini en çok tabur içtima alanında gösteriyor;
bölükler gelirken sesleri metrelerce öteden gelmeye başlıyor: rap rap rap rap!
“Her... Türk... asker... doğar... Her... Türk... asker... doğar!” Bir de bu bağırışın,
komutanlar tarafından öğretilen şöyle bir hilesi var: Sloganları bağırırken
veya komutan bir şey emrettiğinde “Sağol” derken asla kelimeyi veya kelimeleri
olduğu gibi söylemeyeceksin. Mesela komutan “Aferin askeer!” diye bağırıyor,
bütün bölük “Sağ ol!” diye bağıracak, bağırıyor da. Komutan, “Hayır arkadaşlar,
olmadı bir daha. Aferin askeer!”... Allahalla? Sağ ol değil mi işte? “Sağ ol!”
Komutan yine tatmin olamıyor. “Öyle değil arkadaşlar,” diyor, “sağol
demeyeceksiniz. Sanki ‘Sol’ dermiş gibi bağıracaksınız. Bir daha: Aferin
askeer!”
- SOL!
- Aferin askeer!
- SOL!
“Bu sefer,” diyor komutan, “üçüncü aferin askerden
sonra siz üç kere sağ ol diyeceksiniz.”
- Aferin askeer!
- SOL! SOL! SOL!
Komutan sonuçtan gayet memnun, göğsünü kabarta kabarta
yürüyor, biz de onun memnun olmasının verdiği memnuniyetle ayaklarımızı yere
vura vura yürüyoruz.
Askerlik boyunca duyduğum en komik slogan ise, “Pim çek
bomba at!” idi. Biz tam tabur içtima alanına yürürken tanımadığımız bir komutan
gelip, “Evet arkadaşlar, bugün şunu tekrar edeceksiniz. Pim... çek... bomba...
at...” dedi. Bölük askerlerinde bir gülüşmeler bir kıkırdamalar. Komutan bu
sefer hızlı ve tekrar ederek söyledi, “Pim pim çek çek bomba bomba at at!”
Bölük kahkaha atıyor. Ama komutan oralı değil. Ardından komutanın ciddiyetiyle
bölük bu sloganı atmaya başlıyor.
Yemin töreni provaları günde sabah üç öğleden sonra üç saat
olmak üzere altı saat sürüyor. Artık revire gitmekten de vazgeçmiş durumdayım.
Demek ki istirahat alabilecek gibi değilim, bu yüzden artık ısrar da etmiyorum.
Zaten artık revire gidecek elemanları geceden listeleyen revirci askerle
birlikte nöbetçi komutan da geziyor ve hakikaten revire gidecekleri tespit
ediyor. Boğazın mı kaşınıyor? İki öksür geçer. Nezlen mi var? Burnunu sıkı sil.
Ateşin mi var? Gir yorganın altına terle, sabaha bir şeyin kalmaz. Böyle böyle
yemin töreni provalarında tam katılım sağlanmaya çalışılıyor. Prova aralarında
askerler asfalt üzerinde oturup provaların tekrar başlamasını beklerken,
komutan dört tane askeri görevlendirip iki kasa su getirmeleri için onları
kantine gönderiyor. On dakika sonra elemanlar ellerinde kasalarla su getiriyor
ve o suyun öyle bir dağıtılışı, öyle bir paylaşılması var ki, 20 kuruşluk su
için 1 lira veren elemanı gördüm ben. Yani gökten bir damla su düşse yere değmeden
buhar olur kaybolur.
Bütün bu eğitim ve prova süreci içerisinde hepimiz yanmaya
başlıyoruz. Güneş kremi filan da fayda etmiyor. Giydiğimiz gömleklerin yakasındaki
şekil itibariyle hepimizin göğsünde V şeklinde yanıklar var. Kollar zaten yanık.
Hani hafta sonu çarşıya çıktığımızda insanlar bizi görünce diyebilir ki bunlar
bir tarikata üye! Er tarikatı. Bu yanmalar ve pişmelerle birlikte haliyle
kokmaya başlıyoruz ve duş yapma ihtiyacımız doğuyor. Sivilde iki günde bir,
bazen her gün aldığım duşu askerde bir hafta filan alamayınca anyayı konyayı
görüyorum tabii. Boşuna demiyorlar 15 tane yedek çorap, don ve fanila götür
diye. Duş isteğimizi komutanlara iletiyoruz ve iki gün içinde bölük komutanının
bir altı olan Teğmen geliyor, “Arkadaşlar, sizler için duş ayarlıyoruz, bu akşam
duş yapabileceksiniz,” müjdesini veriyor. Hepimiz seviniyoruz.
Amaaaa... tabii ki bu duş, sivilde görüp görebileceğiniz
hiçbir duşa benzemiyor, çünkü sırada en az 50-60 kişi var babalar! Ha aklını
kullanan bir kısım asker zaten daha sonra yıkanmayı kabullenmiş, çünkü bir saat
boyunca açık olacak olan duşta 300’e yakın erin olduğu bir bölüğün yıkanmasının
imkânı yok.
Duşa gidiyoruz, herkes beline havlusunu bağlamış, elinde şampuanı
ve sabun kutusu, bir de çamaşır filesi, sıra bekliyoruz. Ancak ilk günden
aksilikler bizi bırakmıyor; sıcak su yok! Bu sıcak su derdi öyle bir biçim alıyor
ki, ileriki zamanlarda duş sırasında sıcak su müjdesini veren peygamber ilan
edilebilir, o derece! Giriyoruz bölmelere, suyu açıyoruz, soğuk tamam eyvallah,
ama sıcak yok. Bir süre bekliyoruz, bu sırada duş odası doluyor, duş bölmeleri
arasındaki koridorlar tıklım tıkış. Birileri bağırıyor; “Beyler sıcak su yavaş
yavaş geliyor!” Bu haber bölmelerden birinden çıktığı andan itibaren artık (Cem
Yılmaz’ın tabiriyle) geriye dönüş yok:
- Sıcak su geliyormuş!
- Beyler sıcak su geliyor, az bekleyelim!
- Sıcak su geldi mi?
- Sıcak su gelirse haberdar edin!
Soğuk suyla işini halledebilmiş bazı arkadaşlar bölmelerden
yavaş yavaş çıkıyor, sırada bekleyenler soruyor, “Kardeş sıcak su var mı?”. Bu
arkadaş istisnasız hepsine “Hayır” diyor. Bir de sıcak suyu belirlemek için
yöntem geliştiriyoruz; ayağı bölmenin perdesinin altına tutup, içeriden sıçrayan
suyun sıcaklığını tespit etmek.
Askerde iki üç defa üst üste soğuk suyla duş aldığımı
bilirim, ki duşun aslında ne kadar “İhtiyaçları karşılamak için” olabileceğini
de görmüş oluyor insan, yani ‘el işi’ni unut, onu yapmak için yeterli
motivasyon yok çünkü. Bir de duş alırken odada “Hadi beyler işimizi çabuk
bitirelim! Sırada bekleyenler var!” bağırışları oluyor ki insanın elini daha
çabuk tutası geliyor.
Sıcaklar bizi yıpratıp duş daha fazla önem kazanmaya başladıkça,
dedikodular çıkmaya başlıyor. Diyorlar ki beşinci bölüğün duşlarında hep sıcak
su akıyor, 7/24, kesintisiz! Aboooov, bu haber öyle bir etki yaratıyor ki
birden şu laflar dönmeye başlıyor;
- Zaten bizi takan yok.
- Hep beşinci bölük ama! Onlar tabur içtimaya da geç
geliyorlar biliyorum ben.
- Beşinci bölüğün duş günleri de fazlaymış.
Beşinci bölük iki gün içinde günah keçisi olmuş oluyor.
Komutanlarımıza diyoruz ki bari beşinci bölüğün duşlarına götürelim, orada yıkanalım.
Çünkü hakikaten pisiz ve rezil bir durumdayız. Tamam diyor komutanlar, ayarlayıp
bizleri beşinci bölüğün duşuna götürüyorlar. Beşinci bölük de, diğer
bölüklerden uzakta, ilk günkü kayıt yapılan alana yakın bir yerde konuşlanmış
durumda. Gidiyoruz, tabii şimdi beşinci bölüğün her gün duş yaptığı bilgisi var
elimizde, biz pis çocuklarız onlar temiz. Koğuşlarının pencerelerinden içeri
bakıyoruz, öyle akıllı, uslu, efendi gözüküyorlar ki, hepsinin elinde birer
kitap.
“Vay yavrum vay...” şeklinde imrenerek bakıyoruz.
Rahat rahat duş alıyoruz. Ama beşinci bölüğe imrenme ve bu sebeple bok atma
huyu da eksik kalmıyor. Sonradan öğreniyoruz ki, beşinci bölüğün komutanları
askerlere neredeyse ıstırap oluyormuş, dolaplarında bir tek şey yanlış dursun kıyameti
koparıyorlarmış, acayip bir teftiş hâkimmiş. Birinci, ikinci ve üçüncü bölüğün
askerleri derinden rahatlıyor, “Oh,” diyoruz, “Allah’tan bizde öyle bir dert
yok.”
Ve nihayet o yemin töreni günü gelip çatıyor. Kiminin ailesi
gelecek, kiminin arkadaşları, kiminin kimsesi gelmeyecek. Bu sebeple ailesi
filan gelmeyeceklere istirahat verilmiş durumda, zaten şov yapacakları bir
kimse yok, boşuna telef olmasınlar diye. Yemekhanenin orada sabah içtiması alınıyor,
Teğmen geliyor.
“Arkadaşlar,” diyor, “bugün bildiğiniz gibi yemin
törenimiz var. O yüzden bugün hepinizden yüksek performans bekliyoruz. Yapacağınızdan
bir şüphemiz yok.”
Teğmen bunları diyor demesine, ama bölük yine de dökülüyor.
Hava şartları, yorgunluk, üstüne bir de birkaç gün üst üste soğuk duş alma
durumları filan eklenince bölüğün yarısı hâlâ berbat durumda.
“Bugünkü yemin töreni ‘Komutanım ben yapamıycam, bayılırım,
fena olurum, kendimi iyi hissetmiyorum’ diyenler var mı?”
Bu son derece iyi niyetle sorulmuş bir soru. Ama gelin görün
ki bölükteki hemen hemen herkesin eller havaya kalkıyor. Bölük askeri bile
kendi haline gülmeye başlıyor. Teğmen ellerini “Tamam tamam” der gibi öne sallıyor,
o ciddi.
“Bakın arkadaşlar, bölük olarak oraya gitme zorunluluğumuz
var. Gerçekten kötü hissedenler var mı? Yoksa hepinizi burada bırakamayız.”
Askerler birbirleri arasında mırıldanmaya başlıyorlar, bir
kulis yapılıyor ve sonrasında vicdan devreye girmiş oluyor; gerçekten hasta
olan 5-10 kişi kenara ayrılıyor, geri kalan yapabilir hissediyor kendini.
Bizi ilk günden beri sıraya sokarlarken hep uzundan kısaya,
sağlamdan çürüğe doğru sıraladıkları için ön taraf çakı gibi, arkaya doğru bir
bozulma olacak şekilde sıra oluyoruz. Bu sefer ellerimizde tüfek yok, tüfekler
yemin töreninin oradaki masalarda.
Tabur içtima alanına varıyoruz. Muazzam bir kalabalık var.
Karşımızdaki tribünlerde o kadar çok insan var ki, yer kalmamış, insanlar
etrafta nereyi buldularsa oraya yerleşmişler. Ortam, o mizansen gerçekten çok
iyi. Bu sefer prova olmadığı ve esas yürüyüş olduğu için komutanlar ayrı bir
temkinli. Alana varıp da yerimizi aldıktan sonra çıt çıkmıyor ve yarım saate
yakın bekliyoruz öyle. Bu arada bayılan, tansiyonu düşen askerler oluyor
elbette ve onlar, olay hiç büyümeden arkadaşları tarafından hızla oradan alınıp
götürülüyor ve arkadaki askerler öne doğru geliyor. Yardımlaşma ve kadro süper.
Komutanlar bölüklerin yanındaki yerlerini alıyorlar. Bölük
komutanları geliyor, yapılması gereken bütün hareketler, selam duruşları filan
hepsi yapılıyor. Alay komutanı geliyor, konuşmasını yapıyor. Jandarma marşını
söylemeye başlıyoruz, bağırarak. Hani gırtlağımız yırtılacaksa artık o yemin
töreninde yırtılsın da sonra ne olursa olsun.
Ardından önümüzdeki, andımızı edeceğimiz masalara doğru
yürümeye başlıyoruz. Rap rap rap rap! Hiçbir askerde en ufak bir aykırı hareket
veya bir uyumsuzluk yok. Herkes masaların önüne gelip duruyor. Masalar, tribünü
diklemesine görecek biçimde yerleştirilmiş olduğu için, bizler de tribüne yan
biçimde duruyoruz. Komutan emri veriyor, hepimizin eller yandaki arkadaşın sırtında,
öteki elimizi masaya vuruyoruz, ama öyle bir vuruyoruz ki benim avuç içim şahsen
yanıyor ve karıncalanıyor. Umurumda bile değil. Hepimiz tribüne bakıyoruz,
direkt olarak komutana. Komutan bizim söyleyeceğimiz lafları tek tek söylemeye
başlıyor, biz artık bağırmak değil, resmen böğürüyoruz. Hareketler öyle sert,
laflar öyle gür ki, tribündeki bütün herkes ağlamaya başlıyor. Bu an, askerlik
boyunca gerçekten unutamayacağım bir an. Militarizm mi yoksa anti-militarizm mi
bunu sorgular bir yapım var; ancak bu yemin törenini ve gösterdiğimiz
performansı hiçbir şeye değişemem, paha biçilmez.
Yemin töreni sonrası hafta sonu için ailelerimizle
Kastamonu’da evci izne çıkabiliyoruz. Babamla ablam orada, annem zaten yukarıdan
hep beni izliyor. İkisiyle askere gitmeden en son bir hafta önce görüşmüşüm, o
yüzden bir mutlu oluyorum, bir keyifliyim. Ablam buluyor beni önce, yanında
sivil hayattan alışık olduğum abur cuburlar. Askerdeki arkadaş grubuma babamı
anlatmışım, ama nasıl anlatmışsam artık öyle bir benimsemişler ki, babamı
bulamadığım için hep beraber babamın adını bağırmaya başlıyoruz. Tabii onlar
sonuna “Amcaaa” diye ekliyorlar ve ben kopuyorum.
Babam nihayetinde üçüncü bölük eğitim alanını buluyor ve
oraya geliyor. Yüzü, gözlerinin içi parlıyor. Zaten etraftaki bütün anne
babaların yüzleri parlıyor, hepsi ayrı bir gururlu, ayrı bir sevinçli. Yani
diyorum ki, askerliğin böyle her şeyini geçtim, insanın ailesine yaşattığı şu
gurur tablosu bile bence pek çok şeyi özetliyor.
Hemen gidip bölüğün idari işler komutanı Başçavuşu
buluyorum. Hani şu anlatmış olduğum, aksanı ve anlattıklarıyla bölüğü kırıp
geçiren. Sağ olsun hiç zorlamadan izin kâğıdını dolduruyor veriyor, arada tabii
babam komutanla konuşuyor, nasıl güzel bir yemin töreni gerçekleştirdiğimizden
bahsediyor ve komutanı tebrik ediyor. Şimdi ise koğuş binasından eşyalarımı alıp
babam ve ablamla çıkabilirim.
Çıkıyoruz dışarı, Kastamonu’da güzel bir otel bulmuşlar,
oraya gidiyoruz önce. Ama bende öyle tuhaf bir his var ki, sanki babam ve
ablamla değil de iki yabancı insanla çıkmışım. Bu tabii her askerde
görülebilecek bir duyguymuş, o yüzden oluruna bırakıyorum. Otele gidince ilk
olarak bir duş gerekiyor tabii önce! Hiç sırasız, kuyruksuz, sımsıcacık duşu
görünce “ağlamak istiyorum sayın seyirciler!” Duşu yaptıktan sonra otel
görevlilerinden Kastamonu’nun meşhur yemeklerini yiyebileceğimiz bir mekân öğrenip
oraya gidiyoruz. Kastamonu’nun meşhur yemekleri Tirit ve Banduma. İkisine de
deyim yerindeyse yumuluyorum. Bu evci izni boyunca bir de Ilgaz Dağı’na
gidiyoruz ki “Ilgaz Anadolu’nun sen yüce bir dağısın...” Hayatımda ilk defa
teleferiğe de orada binmiş oluyorum. Askerlik bir açıdan da hayatımın ilkleri
oluveriyor.
Bundan sonraki acemilik dönemi artık biraz daha keyifli, hem
arada bayram haftası da var. Sırada gece eğitimleri ve atış talimleri geliyor
ki bir gece atış talimi var, o geceyi hayatım boyunca tekrar tekrar yaşamak
isterim. Daha sonrası da usta birliğe doğru yaklaşan bir süreç...
Tu bi kontinyud... (Devam edeceeek, et!)
kaptırdım gidiyorum uyku sersemi cümleleri kaçırmaya başladığım için okuma işini yarına bırakıyorum bu bilgileri paylaştığın için teşekkürler.emeğine sağlık.
YanıtlaSilTeşekkürler. :)
YanıtlaSil