29 Mart 2012 Perşembe

Yaylalar yaylalar... (8)


Büyük Mutfak, yemek paylaştırma ve sporcu halleri...

Önceki yazılarda, posta sırasından bahsetmiştim. Postacılık, usta birliğinde değil ama acemilik birliğinde önemli bir süreç; o gün diğer askerlerin eğitimleri devam ederken, postadaki 20 asker, bir kısım koğuş temizliği, öteki –daha büyük- kısım yemekhane olmak üzere düzenin işlemesini sağlıyor, ‘çark’ oluyor yani bir nevi.


Benim dahil olduğum postaya acemilik boyunca iki defa sıra denk geliyor. İlki biraz zor oluyor, ancak ikincisinde neyin nasıl yapılacağını bildiğim için daha rahat geçiyor. Sabah erkenden posta olarak kalkıyoruz, herkesten on beş dakika önce kalkıp üzerimizi giyinip hazır olarak yemekhaneye gitmemiz lazım ki kahvaltı servisi ve yemekhanenin hazırlanması bölük gelmeden önce tamamlansın.

Postanıza sıra geldiği gün şöyle bir avantaj olmuş oluyor; sabah kahvaltısını, öğlen ve akşam yemeğini erkenden yiyebildiğiniz için açlık gibi bir derdiniz pek olmuyor ve iş dışında boş zamanınız kalmış oluyor. Bu arada isterseniz diğer günlerde tıklım tıkış olan kantinden askeri malzeme ve yiyecek bir şeyler alabiliyorsunuz, isterseniz internet odasına (askerlikte buraya oda diyorlar) gidebiliyorsunuz, isterseniz milletle takılıp muhabbet edebiliyor veya kitabınızı okuyabiliyorsunuz.

İlk posta görevinde kimse neyi ne kadar yapacağını veya yapması gerektiğini bilmediği için herkes belli bir çaba harcıyor, ancak herkes, kimin neyi ne kadar yaptığının hesabını yapıp aklının bir köşesinde tutuyor, çünkü buna göre bir sonraki posta sırasında görev dağılımı yapılacak. Bana ilk posta görevinde çok bir şey düşmediği (biraz da ben kendimi geriye çektiğim) için önemli işler ikinci görevde patlıyor; hem tabldot yıkama görevi üstleniyorum, hem de Büyük Mutfak işine gönderiliyorum. Genelde insanlar askerde tabldot vb. şeyleri yıkamaya burun kıvırabilirler, hoşlarına gitmeyebilir; ancak Büyük Mutfak’ı gördükten sonra tabldot yıkamanın kulu kölesi olabilirsiniz.

Büyük Mutfak’a gelmeden önce, öğlen yemeği vakti görevler paylaştırılıyor. Ben kendi isteğimle tatlıyı dağıtma görevi üstleniyorum. Tatlı olarak puding var. Posta komutanımız da cana yakın bir insan, ne dersek ne sorarsak “Çok kasmayın, şöyle böyle halledin işte” gibi birtakım talimatlar veriyor, gerisi bize kalmış. Şimdi önümde 70’e 100 ebatlarında, baklava tepsisi gibi bir tepsi var, içinde de kakaolu puding. Yemekhane penceresinden dışarı bakıyorum, 300 kişiye yakın bir kalabalık.

“Komutanım,” diyorum, “bu tatlı bu kadar kişiye nasıl yetecek?”

“Yav işte bölüştüreceksin, göz kararı koy bir şeyler.”

“Ama yetmez ki. Göz kararı bakıyorum ve bu tepsi bu kadar askere vallahi yetmez.”

“Çok bir şey koyma yav. Şöyle bir kaşıklık, tadımlık.”

Benim elimde kocaman bir spatula var, yani askerde karşılaşabileceğin türden, sivildekine benzemeyen büyüklükte bir spatula düşün, ondan var. Bu spatulayla puding dağıtmak, koca bir kepçeyle pirincin taşını ayıklamak gibi olacak.

Yemek içtiması yapılıyor, askerler gelmeye başlıyor. Ben elimde spatulamla hazırım, önümdeki tepside pudingden ufak ufak dilimler hazırlayıp servis etmeye başlıyorum. Elemanların tabldotlarına az bir miktar puding koyuyorum, ilk ikisinden tepki yok, sonraki biraz daha istiyor, omuz silkiyorum, yapacak bir şey yok. Eleman tamam neyse der gibi gidiyor. Ancak sonraki yine aynı istekte bulunuyor, öteki de, beriki de. Bizim posta komutanı kenarda bekliyor, komutana sesleniyorum, yanıma geliyor.

“Komutanım,” diyorum, “asker daha fazla istiyor. Ne yapacağım?”

“Yav işte şöyle şöyle, azar azar ver,” deyip spatulayı elimden alıyor komutan ve kendince paylaştırmaya başlıyor. Sonra spatulayı bana geri veriyor ve yanımda bekliyor. Ben dağıtırken resmen ecel terleri döküyorum, çünkü hızlı da olmam lazım, başımda bone var, ağzımda maske. Ter basıyor resmen. Pudingi eşit parçalara ayırmam lazım, fakat fiziğin kanunlarına karşı gelemiyorum ve puding azalıyor. Allah’tan bir iki er puding almıyor, ancak nafile, puding yine de yetmeyecek. Bir süre sonra da bitiyor zaten, artık tepsinin dibinde kalanları sıyırıp vermeye çalışıyorum, baş edemeyince de karşıdaki sıraya yönlendiriyorum.

Öğlen yemeği faslı bitiyor ve alnımızın akıyla çıkıyoruz... Derken bulaşıkları yıkadığımız sırada, yemekhaneden sorumlu uzun dönem eleman geliyor. Bu şu demek; Büyük Mutfak için iki ere ihtiyaç var. Yani Büyük Mutfak’taki uzun dönem erler yeterli sayıda olsa bile yine de iki kısa dönem ere ihtiyaç var, kaçarı yok. Ben bulaşıkhanede tabldot yıkama görevini üstlenmiş gibi habire yıkıyorum, yıkıyorum, ama nihayetinde beni seçiyorlar göndermek için. “Sen geçen sefer tabldottan kaçmıştın, hiç kusura bakma!” Evet öyle yapmıştım, bir tarafımda patlayacağını da hesap etmemiştim. Evdeki hesap karşıya uymadı.

Görevli erle birlikte bir kısa dönem arkadaş daha geliyor ve üçümüz Büyük Mutfak’a gidiyoruz. Burası böyle kazan gibi bir yer- zaten ‘gibi’si fazla çünkü her yerde koca koca kazanlar var, burası daha çok genel anlamıyla kömür yakılan kazan gibi bir yer. Geniş mutfağın her tarafını buhar kaplamış, yerler de bir kaygan ki sormayın gitsin! Yürüyerek değil kaya kaya ilerliyoruz. Mutfakta üç bölüm var; bir bölüm kocaman kazanları yıkamak için, bir bölüm kesme-doğrama işleri için, bir bölüm de çöpler ve artıklar için. Ben yine biraz geri planda duruyorum, yanımdaki kısa eri kazan yıkayan diğer kısa erlerin yanına gönderiyor eleman, bana da daha ufak çaplı puding kazanı düşüyor. Sivilde pudinge bayılırım, özellikle kakaolusuna; ancak bu kazanı yıkadıktan sonra bir süre puding görmemeyi istediğimi hatırlıyorum.

Puding kazanı bitince iş bitmiş olmuyor, beni de büyük kazan yıkama bölümüne alıyorlar. Orada hemen hortum olayına girişiyorum ve hortumu kazanların içine tutmaya başlıyorum. Elemanlar fırçalıyor, sıvıyor, ben hortumla su tutuyorum. Yarım saat – kırk beş dakika içinde dört koca kazan yıkanıyor, arada ufak tefek birtakım mutfak gereçleri de yıkanıyor. Ama iş tabii ki bitmiyor ve hoop, kesme-doğrama bölümüne! Burada çöpleri çöp bölümüne süpürme işini üstleniyorum, bu iş bittikten sonra da patlıcan doğramaya yardım ediyorum.

Tabii bunların hepsi bir buçuk saati buluyor. En sonunda bittiğini farz ederek Büyük Mutfak’tan sorumlu ere gidip “Buradaki iş bitti, biz de bittik,” diyorum yanımdaki bizim postadan olan kısa dönem eri göstererek. Eleman tamam diyerek bizi gönderiyor, “Ama bir saat sonra gelin, ufak bir iş daha var.” Tamam diyoruz ve oradan ayrılıyoruz. Bir saat sonra gittiğimizde de öyle aman aman bir iş yok, depoya gidip birkaç parça eşya yüklenip Mutfak’a getireceğiz. Bu işlem sırasında uzun dönem erlerden birine birtakım espriler, şakalar yapıyorum filan, ama arkadaşın kafasında kayışlar nasıl kopmuşsa, bırak gülmeyi, tebessüm dahi etmiyor. Ama elimdeki malzeme hakikaten iyi, benim gibi kısa dönem olan er gülüyor geçiyor. Uzun dönem olan ise, “Sen RDM’misin la?” diye soruyor. RDM? O ne? Sonradan öğreniyorum ki “Rehberlik ve Danışma Merkezi”nin kısaltılmışı, yani psikolojik veya sinirsel olarak birtakım rahatsızlığı olan veya bunalan askerlere bu kısaltmayla hitap ediliyor.

                                                                       *

Sivilde, askere gitmeden önce, askerde belki zorlarlar, yapamayacağım hareketler olur, ben kendimi zora şimdiden alıştırayım diye düşünerek bol bol spor yapmıştım. Ancak askere gittiğimde, hiçbir şeyin çok zor olmadığını gördüm. Sivilde spora gidince ne yapıyorsam aynısını yaptırıyorlar, ne eksik ne fazla. Tabii sadece daha sağlam bir bünye gerekiyor, gerçekten yorulana kadar spor yaptırıyorlar çünkü.

Spor eğitiminde yaptırılanlar önce koşu, ardından beden hareketleri, sonra da şınav, mekik ve barfiks olarak sürdürülüyor ve bitiyor.

Bir kere spor eğitimlerinden birinde, hava da çok sıcak, eğitimi yapıyoruz. Önce koşu var, koşucular üç gruba ayrılıyor, normal, orta ve hızlı koşanlar diye. Ben orta hızda koşanların arasındayım. Başımızdaki komutan ise izbandut gibi, ama esprili. Koşu sırasında bir iki kişi kendisini geçmeye çalışınca enselerine birer şaplak, yallah geriye!

“Herkes söyleyecek,” diye bağırıyor komutan. Ardından başlıyor söylemeye. Biz de her satırdan sonra tekrar ediyoruz:

“Bir kar yağar ince ince,
Jandarmanın hali nice.
Bir operasyon var bu gece,
Karakola haber gelmiş,
Baskın varmış bu gece!”

Aslında türlü türlü marşlar var, komutan da onlardan birini jandarmaya uyarlamış. Bu marşı koşarken söylemek ve o mizansene dâhil olmak çok ilginç bir duygu. Hani hep filmlerde izlersin izlersin, sonra o film sahnelerinden birinin içinde gibisindir nihayet.

Koşu bitiyor, bir kısım dinleniyor, direnebilenler hemen barfikse. Barfikste de herkes üç beş bir şeyler yapıyor, bazıları gaza gelip kendilerini kasarak ona filan çıkartıyor sayıyı. Sonra mekik çekmeye geliyor sıra. Betondan zemin, iki tane demir parçası betona saplanmış, ayak uçlarımız birbirine bakacak şekilde karşılıklı diziliyoruz, ayaklarımızı demirin altına kenetliyoruz. Komutan da başımızda banka oturmuş, başlıyor saymaya.

“1... 2... 3... Olmadı bir daha!”

Askerlerden biri hareketi tam yapamıyor, komutan da keyifli, dalgasına baştan bir daha yaptırıyor.

“1... 2... Olmadı bir daha!”

“Ooooof!” Hepimiz sızlanıyoruz.

“1... 2... 3... 4...”

Derken bir anda bir osurma sesi! Herkes iptal, komutan dâhil. On saniyeye yakın gülüyoruz. Komutan gangster tipli, keskin bakışlı biri, ama onun da o asabi halinden eser yok. Derken erlerden biri, “Komutanım, osurunca da baştan alıyor muyduk?” diye soruyor. Bütün ekip ikinci defa iptal. Komutan cevap veremiyor, gülmesini durduramıyor. En sonunda kendine geliyor.

“Tamam, dağılın,” diyor. “Yapmıyoruz daha. Şınav grubuna gidin.”

Herkes yerinden kalkıyor, hâlâ gülüyoruz. Bir yandan da tespit etmeye çalışıyoruz kim osurdu diye. Ancak bu bir sır olarak kalıyor, yapanın kendini ifşa edecek hâli yok, “Sen miydin lan?”, “Yoksa sen miydin?” muhabbetleri arasında geçip gidiyor.

                                                                       *

Gece eğitimlerinin sonuncusunda farklı bir şey yapacağız; komutanlığın çevresinde iki saate yakın dolanacağız, sanki tatbikat yapar gibi. Bu takipte erlerin birbirlerini kaybetmemeleri çok önemli, çünkü zifir karanlık ve kaybolanı bulmak çok zor. Bu takip sırasında komutanlar arada fişek de atacaklar ve biz sanki bir saldırı varmış gibi pusu kuracağız.

Takip süresince birbirimizle anlaşma ve yönlendirme yöntemimiz, tüfeğin kabzasına vurmak. Ses ne yönden geliyorsa o yöne doğru gidiyoruz. Aramızdakiyle mesafenin de birkaç adım olarak korunması lâzım. Acemiliğin sonlarına doğru en eğlenceli eğitim bence bu.

Eğitimi başarıyla gerçekleştiriyoruz, amfinin orada toplanıyoruz. Fakat bir problem var: Bölükten üç kişi kayıp. Komutanlar arıyor tarıyor, askerler birbirine soruyor, ancak üç kişi gerçekten yok. Bu son eğitimde bölük komutanı da bizimle. Askerler sızlanmaya, öfleyip pöflemeye başlıyor. Bölük komutanı kükrüyor:

“Lan kesin sesinizi! Burada üç kişi yüzünden hepimiz bekliyoruz. Nereye gitti bu arkadaşlarınız?”

Kimseden ses yok.

“Herkes yere çöksün!”

Bütün askerler çöküyor. Eksik olan üç askerin dahil olması gerektiği posta bulunuyor hemen, posta başına soruluyor nerede oldukları, posta başı bilmiyor.

“İşte böyle hepiniz beklersiniz üç kişinin hatası yüzünden! Üçü de tüfeklerini verip koğuşa gitmiş. Ayıp lan, ayıp! Neyin derdine düşüyorsunuz böyle anlamıyorum.”

Bölük komutanı azarı bir güzel kayıyor, tabii o günün nöbetçi astsubayı da azardan nasibini alıyor. Karanlıkta yemekhanenin oraya doğru uzun yol boyunca yürüyoruz. Yürüme sırasında hava karanlık olduğu için ve herkes yorgun olduğundan, birbirinin önüne geçme faslı başlıyor. Arada bir iki lambanın altından geçerken fark ediliyor bu kaynama durumu. Askerler arasında atışma, sataşma ve kavga başlıyor. Askerlerden biri gammazlıyor: “Komutanım! Burada tehdit ediyorlar, atlarım üstüne, mahvederim seni diyorlar!” Bağıra bağıra söylüyor hem de, arkadaşları susturmaya çalışıyor.

Yemekhanenin oraya varıyoruz, içtima sırasına geçiyoruz. Nöbetçi komutan, “Arkadaşlar yaptığınız ayıp,” diyor. “Şurada işimizi bir saat önce de bitirebilirdik, üç kişi yüzünden herkesin başı yandı. Neymiş efendim? Tüfeklerini arkadaşlarına emanet etmişler, koğuşa gitmişler. Ne var yani tüfeğinizi cephaneliğe bırakıp öyle gitseniz? Yarım saat daha erken yatmak ne işinize yarayacak?”

Bu sefer herkes, adam sayısı eksik olan postaya yüklenmeye başlıyor. Belli ki posta başı ve postadaki elemanlar, arkadaşlarını korumak adına birtakım yalanlara başvuruyorlar. Çünkü nöbetçi komutan, kayıp olanların isimlerini istiyor.

“Verin gitsin işte ya,” diyor kimi. Kimi de, “Neyini saklayacaksınız ki, nasıl olsa ortaya çıkacak,” diyor. “Ayıp lan vallaha ayıp!”

Tüfeklerimizi sırayla bırakıp yataklarımıza gidiyoruz. Herkes gergin, herkes uykulu. Koğuş binasında 3. bölük katında da bir kavga çıkar gibi oluyor, komutan iki tarafı ayırıyor ve yine nasihat veriyor. En sonunda başımız yastıkla buluşuyor...

Bütün bu olan bitenler ve yaşananlar eşliğinde acemilik dönemi de sona yaklaşıyor, acemiliğin bitiş günü içinde bir hafta öncesinden otobüs biletleri alınmaya başlanıyor. Kendime hemen sabahın en erken saatindeki Ankara seferine bir bilet alıyorum Metro Turizm’den. Ondan sonraki günlerde de acemilik dönemi maaşlarımız (kişi başına 19 küsur lira) ödeniyor, usta birliğine gidiş için yol izni kâğıtlarımız dağıtılıyor (bana verilen yol izni iki gün, ondan sonra da Erzincan Kabul ve Toplama Merkezi’ne gitmem gerekiyor). Fotoğraflarımız da çekildikten sonra maaşlarımızla kendimize iki üç gün ziyafet verip usta birliğini düşünmeye başlıyoruz yavaş yavaş.

İki günlük sivil dinlenmesinden sonra istikamet; Ardahan...


Tu bi kontinyud... (Devam edeceeek, et!)



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder